Katagoriler
 SON MEHDİ 2. Bölüm

BEDÜZZAMAN SAİD NURSİ ONU TANIYORDU...

Ahirzamanın mühim simalarından olan Said Nursi radıyallahu anhum ledün bilgisiyle Hazret-i Mehdiyi tanıyordu ve keşfen biliyordu. Bir sır olarak bu bilgileri sinesinde götürdüğünden, Hazret-i Mehdinin  kim olduğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bu konu oldukça özel olduğundan sadece Mehdi'yi Said Nursi'nin tanıdığını belirtmekle yetiniyoruz.

 MEHDİ OTUZ -KIRK YAŞLARINA KADAR  KENDİNİ BİLMEZ...

Mehdi Aleyhisselam otuz kırk yaşlarına kadar Mehdi olduğunun farkında olmamalıdır. Tıpkı Efendimiz Aleyhisselamın kırk yaşına kadar Rahmetellil Alemin Nebisi olduğunu bilmeyişi gibi. O, Allah tarafından bir gecede irşat edilip, (ölmeden önce öldürülüp ledün bilgisiyle donatılarak kendisine sır emanetler verilip Allahın halifesi olarak vazifelendirilmesi) Mehdilikle müjdelenmiş olmalıdır. Bu irşat zamanında da gökyüzünde ilginç gelişmeler olacaktır; çünkü hadis-i şeriflerde buna işaretler vardır. (Bakınız, ayın, güneşin ve kimi yıldızların doksanlı yıllarda bir araya gelerek  aynı hizada saf tutması hadisesi.) İrşadıyla beraber, kutbul azam dairesinde kendine has makam-ı Mehdi'nin sahibi olarak vazife ifa etmeye başlaması  gerekir. Onun irşadı hadis-i şerifin ışığıyla otuz kırk yaşları civarında olacaktır.

 MEHDİ ALEYHİSSELAMIN ZUHUR TARİHİ...

Said Nursi Hazretlerinin Arap alemine verdiği Hutbe-yi Şamiyesindeki tarih oldukça önemlidir, bu tarih 1990'lı yılları işaret etmektedir. İmam Rabbani Hazretlerinin Mektubat'ında verdiği tarih de aşağı yukarı 1990'lı yıllara tekabül eder. Bu tarih, Mehdi Aleyhisselamın dünyaya geliş vakti değil, Mehdi olarak Allah tarafından irşat edilip vazifeli kılınış zaman dilimi olarak görülmelidir. Bu irşat tarihi on sene önce ya da sonra olabilir. Hadis-i şeriflerde belirtilenler zamansal olarak yorumlanırsa aşağı yukarı aynı tarihlere rast gelinmektedir. Öyleyse ahirzamanın büyük Mehdisi 1990'lı yıllarda Mehdiyet vazifesini ifa etmeye başlamış demektir. 1990 tarihinden geriye doğru gidilirse, biraz farkla Mehdi Aleyhisselamın 1945'li yıllarda hayatta olduğunu, bu tarihe yakın bir zaman diliminde dünyaya geldiğini söyleyebiliriz. Araştırmayı sonuçlandırdığımız 2006 yılı itibariyle de Mehdi Aleyhisselamın 60'ı biraz aşkın  bir yaş kesitinde olabileceğini ön görebiliriz.

 Said Nursi'nin Hutbe-yi Şamiyesinde Mehdiyle ilgili verdiği tarih aşağıdadır:

"Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam'ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye'deki hakikatler... Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)"

MEHDİ ALEYHİSSELAM MEHDİYETİNİ GİZLER...

Mehdi, ahirzamanda "Kıyametin habercisi"  olduğundan ya da yerine getirmesi gereken çok mühim vazifesinden dolayı kendini gizler. Bu yollu hiçbir imayı kabul etmez ve reddeder. Allah tarafından açıkca korunan Mehdi Aleyhisselam, hakikat hizmetleri yaparken bütün insanlığın hayrına olan kimi projeler geliştip sevgi, diyalog, hoşgörü eksenli bir dairede kalır; azam derecedeki velayetini de dışarı asla yansıtmaz. Gaybi daireden ruhsat verilmediğinden Mehdi olduğunu söylemez ve hiçkimse onu Mehdi bilerek tanıma ufkunda olamaz. Mehdiliğini ilan ederek, insanlardan biat da almaz. Kullardan bir kul gibi sade, gösterişsiz bir yaşam sürer. Bir diğer açıdan bakacak olunursa "Mehdi Aleyhisselam kim olduğunu söyler" adresine gelinir. Bu hiç de olası değildir. Said Nursi Hazretleri'nin izi sürüldüğünde "iman nuruyla tanınacak" işaret levhasına gelinir. Peki ama asırlardır "geldi gelecek" denen Mehdi Aleyhisselam kendini gizleyerek müslüman ve hıristiyan dünyasını düş kırıklığına uğratmış olmaz mı? Kendini söylemeyerek binler yıllık bu şaşaalı bekleyişi boşa çıkarmış olmaz mı? Şia dünyasında şimdiden kendilerine "Hazret-i Mehdi'nin askerleri" adını veren ve şehit olmak için sırada bekleyen cihat askerleri ne olacak? Bütün bu sorulara yanıt bulmak hiç de kolay olmayacaktır. Araştırmalarımız boyunca bu konuyla ilgili olarak ulaşabildiğimiz tek bir sonuç oldu: 

O da, Mehdi  aleyhiselamın asla tanınamayacağı. Bizi, bu düşünceye  iten iki neden var: Birincisi, imtihan sırrının anlamını yitirmesi; ikincisi, kendisi de bir mehdi olan Said Nursi Hazretlerinin söylediği "iman nuruyla tanınabilecek, herkes onu tanıyamayacak" işaret levhası... Öyleyse, Mehdi Aleyhisselam mehdi olduğunu gizleyecektir, yani kim olduğu bilinmeyecektir. Peki, dünden bugüne Mehdiliğini ilan eden kimi insanları nasıl yorumlamalıyız? Büyük bir kısmını "meczup" diye geçiştirmek olasıdır; ama bunların içlerinde "meczup olmayan tarikat mürşitleri" de var. Bunlar,  durup dururken neden "mehdiliklerini" ilan etmekteler? Tarikat sahasında "esma çarptı" nitelendirmesiyle başbaşa kaldıkları için mi acaba? İşe hakim olan insanların bakış açısıyla olaylara yaklaştığımızda seyr-i süluk konaklarını kateden kimi evliyaların "makam-ı mehdi" diye nitelendirilen ufka uğrayınca "kendilerini mehdi sanmaya başladıklarına" tanık oluyoruz. 

Tıpkı Hızır konağına gelen bir evliyanın kendini Hızır sanmaya başlaması gibi... Öyleyse hangi nedenle olursa olsun  "Ben mehdiyim" diyenlerin tümü birer yalancıdırlar. Çünkü Mehdi Aleyhisselam kendini söylemeyen ve gizleyen muhammedi bir kutbul azam olmalıdır. Eğer tarikat berzahından biri bunu söylüyorsa "sekir yanılsaması" olarak bunu nitelendirebiliriz. Bu sözler, "Mehdi benim," sekir halinin galip gelmesiyle söyleniyorsa bunu söyleyen mazur görülebilir, değilse bunun da çok ağır bir vebal olduğunu söyleyebiliriz. Hangi nedenle olursa olsun "mehdiliğini ilan edenler" birer yalancı, onlara uyanlar da mesul olurlar. Çünkü hakiki mehdi, mehdiliğini  gizler.

O, İMAN NURUYLA TANINIR...

Ahirzamanda zuhur edecek olan Mehdi Aleyhisselam Said Nursi Hazretlerinin beyanına göre "iman nuruyla"tanınır. Herkes onun Mehdi olduğunu bilemez. İman nuru; ya hakikat yolunda azam derecede ihlas ve yakin elde edenlerce ya da tasavvuf yolunda velayet dairesine girmeyi başaran kutsi ünvanlı has zümrelerce elde edilebilecek özel bir kazanım olmalıdır. Bu da Allah'ın dilemesine bağlıdır. Tasavvuf dairesinde olan her evliya ya da veli onu tanıyamaz, tarikat şeyhleri bile...Hatta kimi şeyhler, tarikattan gelen bir enaniyetle   onu inkara kalkışıp, davasına bilmeden cephe alabilirler. Peki iman nuruyla tanıyanlar kimler olabilir? 

Onu sağa sola söylerler mi? Bu kulaktan kulağa yayılırsa ne olur? Bizce onu iman nuruyla tanıyabilecek zümre tarikat berzahında olanlar değillerdir. Yani evliyalar ve veliler, salihler... Mehdi Aleyhisselamın çok yakınında bulunan ve her biri birer havari sayılan kutsiler ancak onu iman  nuruyla tanıyabilirler. Bunların sayısı da Ashab-ı Kehf   gençleri kadardır ya da Talut'un askerleri sayısınca... Peki bu has ve çok özel dairedeki insanlardan herhangi birinin kulağına o zat gizlice "mehdi olduğunu" fısıldamış olabilir mi? Bu hiç ihtimal dahilinde olmayan bir şeydir. Herbiri birer evliya olan onun kutsi havarileri ashap efendilerimize benzerler ve onlar kalplerindeki imam nurunun sesiyle onu sevip ona iman ederler; Mehdi'yi de öyle tanımışlar ve susmuşlardır. Bu düşünce çok daha  ağır basıyor. Öyleyse "iman nuru" dairesi oldukça özeldir; aksi halde dünyada mürşit adını alan her evliyanın, velinin onu tanıması gerekir. Buda imkansız bir şeydir.

HER YÜZ YILDA BİR MEHDİ GELİR...

Mehdi, hidayete erdirici, her yüz yılda bir gelir. Dini ve velayet yollarını bidatlardan arındırır. Asrın şartlarına göre tereddüt edilen hususları ihya eder aydınlatır. Bu düşüncelerin ışığında dünden bugüne  pekçok Mehdi'nin geldiğini söyleyebiliriz. Hak tarikatların başında bulunan mücedditler bir nevi Mehdi'dirler. Yani hidayete erdirme, zahir ve batın yollarını ihya etme, zamanın şartlarına göre cihat etme onların vazifeleri arasındadır. Said Nursi Hazretleri bu hususta şunları söyler:

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Öyleyse silsile-yi sadat evliyalarının tümü birer mehdi hükmündedirler. Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet de birer Mehdi'dirler. Burada şöyle bir soru hatıra geliyor: Peki bunca Mehdi varsa İslam ve Hırıstiyan alemi neden Mehdiyi bekleyip dururlar? Said Nursi'ye göre Müslümanların zayıf asırlarında Mehdi beklemek fikri onlar için bir nevi moral olacaktır. Bu teselli bekleyişi oldukça yerinde ve gerçekçidir.
 
Ama bizce ahirzaman Mehdisini şaşaalı kılan gizemli bir şey daha vardır: Son Mehdi'nin Kıyametin habercisi oluşu... Neden son Mehdidir? Çünkü yüzyıl dolmadan yaşlı evren Kuran'da belirtildiği gibi bir sayhayla dürülüp yok olacaktır da ondan. Belki de 2006 yılı itibarıyla hayatta olan ve 60'lı yaşlarda bulunduğu ön görülen ahirzaman Mehdisinin vefatından sonra dünya, bir yüz yılı daha göremeyecektir. Eğer görecek olsaydı Mehdi Aleyhisselamdan yüz yıl sonra bir müceddidin daha gelmesi gerekmez miydi? Bu nedenle Mehdi Aleyhisselamın hayatta oluşu, Kıyamet saatinin büyük haberi demektir; bunun gözardı edilmemesi gerekir. Öyleyse yaşlı evren, Mehdi Aleyhisselamın varlık diliyle, biz istemesek de, bir son işareti almış görülüyor ve sessiz sedasız bir sona doğru yaklaşmaktadır. Hadiseler bu bağlamda irdelendiğinde önümüzdeki yıllar, çok ilginç gelişmelere gebe görülmekte... 

 SAİD NURSİ HAZRETLERİ ÖNCÜ BİR MEHDİDİR...

Said Nursi Hazretleri asrının müceddidi olması sırrıyla yüz yılda gelen nurani Mehdi silsilesi içerisinde yer alır. Nakşi tarikine has bir adet olan müceddidlik cübbesini giyme geleneği Nakşi tarikatında yüce bir Mehdi olan Mevlana Hacı Halidi Hazretlerinin, bir yaşlı bayan vasıtasıyla, manevi bir işaretle, müceddidlik cübbesini Said Nursi Hazretlerine yollatması tamı tamına yüz yıllık bir zaman dilimine rastlamakta. Bu hadiseler Risale-i Nur'da mücedditlik bahsinde Said Nursi Hazretlerinin talebeleri tarafından ele alınıp ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Risale-i Nurlar'ın hiçbir yerinde, Said Nursi Hazretlerinin Mehdi olduğundan söz edilmemiş, bu yollu imalarda bulunulmamıştır. Said Nursi Hazretleri, kendisinin müceddid olduğunu hiçbir Risale-i Nur'da bahis konusu etmemiş, böyle bir ünvanı da yüklenmemiştir. Has talebelerince, özellikle ilm-cifir sahasında uzmanlaşan kimi şakirtlerince müceddidlik yönü üzerinde durulmuş, bu yollu çalışmalar yapılmıştır. O da sessiz kalmayı yeğlemiştir. Her yüz yılda bir nevi Mehdi geldiğine, bunların da ünvanlarına müceddid dendiğine göre, Said Nursi Hazretleri de asrın tartışmasız bir müceddidi ve Mehdisi olmalıdır. Hadiselerin resim kareleri yan yana getirildiğinde Said Nursi Hazretleri'nin çok belirgin bir şekilde öncü bir Mehdi olduğu gözlenmektedir. Neden öncü mehdidir? Çünkü sadece iman hakikatleri sahasında uğraş vermiştir. Siyaset, saltanat, İsevilerle ittifak gibi pek çok saha bakir kalmıştır. Öyleyse ahirzamanda beklenen Mehdi Aleyhisselam Said Nursi Hazretleri değildir. O, belki de büyük Mehdiye zemin hazırlamış, ona Risale-i Nur gibi bir eseri program olarak neşretmesi için armağan etmiştir. Said Nursi Hazretleri, bir yere kadar taşıdığı Mehdiyet sancağını son noktaya kadar götürsün diye ahirzamanın büyük mehdisine devretmiş bir komutan gibidir. Acele edip kışta geldiğini vurgulayan Said Nursi Hazretleri Risale-i Nur sancağını Mehdi Aleyhisselama ulaştırdıktan sonra Mehdi ve talebelerine bahar çiçeklerinin açtığı bir mevsimi müjdeleyerek gitmiştir. Said Nursi "tartışmasız bir müceddidir; bu nedenle de  "mesihi bir Mehdi" olduğu apaçık ortada durmaktadır.

RİSALE-İ NURLAR SON MEHDİYE BİR PROGRAMDIR...

Risale-i Nurlar üzerinde dikkatle durulması gereken çok önemli bir eserdir. Said Nursi Hazretleri'ne yazdırılan bu eser bugüne kadar yazılmış olan Kuran tefsirlerden çok ayrı bir yapıdadır. Bu eserlerin konu başlıklarında kimi ayetler verilmiş olup, bunların manevi açılımları bir Kuran tefsiri olarak aktarılmıştır. Ayetlerin manaları  manevi tablolar halinde ötelerden gelmiş ve Said Nursi Hazretleri ledün bilgisinin ışığında, sünühat, vehbiyet yoluyla bunları kaleme almıştır. Bu açıdan bakıldığında, Risale-i Nurlar bugüne değin karşılaşılan tefsir yazma geleneğinden   çok farklı bir yerdedir. Risale-i Nurlar ism-i azamdan Hakim ve Rahim esmasına mazhar olup Arş-ı azamdan gelen bir manevi Kuran tefsiri olarak da görülebilir.
 
Hemen hatıra şöyle bir soru geliyor: Dünden bugüne manevi bir Kuran tefsiri yazılmış mıdır? Buna evet demek hiç de kolay değildir; çünkü ortada böyle bir Kuran tefsiri bulunmamakta. Peki İslam zahire bakan bir din olduğuna göre "keşif" ölçü olabilir mi? Bu durum Risale-i Nura zarar verebilir mi? Bu soruyu yanıtlamak çok da kolay değildir. Çünkü "keşif" ölçü olarak kabul edilmemektedir. Öyleyse Risale-i Nurların konumu ne olacaktır? Bu önemli bir sorundur. Biz, zahir ve batın alimlerinin "keşif ölçü olmaz" görüşüne "özel bir konum" nedeniyle pek  katılamıyoruz.
 
Çünkü "müceddid" ictihat sahibidir, asrın müceddidi olan Said Nursi'nin hakiki bir müceddid olması bu sorunun yanıtı için yeterli bir nedendir. Çünkü dünün müceddidleri arasında "keşfi bilgiler alınları" görebilmekteyiz. Sözgelimi İmam Bahauddin Nakşibent Hazretlerinin tertip ettiği "Evrad-ı Bahaiye" duası  keşfen alınmıştır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Öyleyse  ortada "müceddidlere özel durumlar" vardır. Bu özel durum, Risale-i Nurların manevi bir Kuran tefsiri olmasının önündeki engelleri aşmamız için yeterlidir. Konuya diğer bir açıdan baktığımızda Risale-i Nur gibi devasa bir eserden İmam Ali Hazretleri'nin, Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin ta o asırda övgüyle söz ettiklerine tanık oluyoruz. Velayet yolunun piştarı olan İmam Ali Radıyallahu Anhum'un, kıyamete kadar olacak hadiseleri şerhettiği  Süryanice olarak yazılmış ünlü Celcelütiye kasidesinde ki bu kasidenin, aslı vahiy yoluyla Cebrail Aleyhisselam Tarfından getirilmiştir,
 
içinde ism-i azam sırları mevcuttur, Risale-i Nurlar'dan söz ettiğini görmekteyiz. Celcelütiye Sikke-yi Tasdik-i Gaybi adlı Risale-i Nurlarda Said Nursi Hazretleri tarfından ilm-i cifir yoluyla şerhedilmiştir; Risale-i Nurlara bakan yönü  açıkça gözler önüne serilmiştir. Velayet yolunun ulusu olan Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri de nazım yoluyla söylediği kasidelerinden birinde ilm-i cifir yoluyla Risale-i Nurlara işaret etmiş, Said Nursi Hazretlerine seslenmiş, dua ve himmetini kendine şefaatçi ederek asrın şerlerinden korunmasını vurgulamıştır. Sikke-yi Tasdik-i Gaybi adlı eserde bu kaside Said Nursi tarafından ilm-i cifirle şerhedilmiştir. Bütün bu bilgiler ışığında Risale-i Nurların "yazılmış bir eser" olmaktan ziyada "ötelerden yazdırılmış bir eser" olduğu açıkça görülmektedir.
 
Risale-i Nurlar tetkik edildiğinde eser müellifinin sık sık "şimdilik bu kadar yazdırıldı" ya da "diğerlerini yazmaya müsade edilmedi" gibi ibarelerine rastlamaktayız. Bunlar da Risale-i Nurların "yazılmamış," "yazdırılmış" bir kutsi eser olduğunun açık delilleri sayılabilir. Said Nursi, yalnızca iman dairesinde mücadele eden bir Mehdi'dir ve kendisine yazdırılan Risale-i Nurlar da Ahirzamanda zuhur edeceği rivayet edilen ve üç mühim vazifesi olan son Mehdi'nin bir hizmet rehberi olacaktır. Ya da bu eserler, son Mehdiye ve talebelerine özel manada gelmiş olan bir program olarak görülebilir. Bu eserler imanı kurtarma amaçlıdır ve hakikattır. Risale-i Nurları, yalnızca İslam aleminin değil, İsevilerin, belki bütün insanlığın istifadesine açık olan armağan bir manevi Kuran tefsiri olarak görebiliriz.

SON MEHDİ HAKİKAT HİZMETİ YAPIP SUFİZİMİ KUCAKLAR...

Risale-i Nurları program olarak neşredeceği belirtilen Mehdi'nin hakikat hizmeti yapması gerekir. Risale-i Nurlarda ortaya konan öğretilere bakıldığında bunların tarikat değil, hakikat olduğu açıkça görülecektir. Risale-i Nur müellifi her ne kadar Kadri, Nakşi tarikinden seyr-i suluk yapıp kutbul azamlık dairesinde bir evliya olsa da o, bir tarikat şeyhi olarak görülmemelidir. Kendisi müceddid olduğundan ve bir cihetle Mehdi sayıldığından manevi dünyası adına bağımsız olmalıdır. O, ışığını doğrudan doğruya Kur'andan alan bağımsız bir isimdir. Şia kaynaklarında geçtiği için ehl-i sünnet alimlerinin sağlıklı bakmadıkları "Cevşen" onun talebelerine bıraktığı temel bir zikir eseri olarak görülebilir. "Namaz tesbihatı" adı altında sistematize ettiği dualar da bu hakikat yolun önemli zikir vasıtaları sayılmalıdır. Risale-i Nur yolu tarikar berzahına uğramadan, aşk, cezbe, velayet, seyr-i süluk yolu, hakikat hizmetini konu alır. Bu eserlerde ötelerden gelen bir sekine ve nur şuası mevcuttur.
 
Bu nur Kur'an şualı olup nefis menzillerini geçmede de mühim bir rol oynar. Bu öğretileri okuyanlar, bu nurun şuasıyla, ashap efendilerimizin caddesi sayılan hakikat konağında terbiye olabilirler. Said Nursi Hazretleri Mektubat adlı eserinde doğrudan doğruya Kuran'dan aldığını söylediği bir tarikten -yoldan- söz etmektedir. Bu tarik "acz, fakr, şevk, şefkat, şükr, tefekkür" gibi daireleri kapsayan Kurani bir hakikat tariktir. Ayrıca, Risale-i Nur yolunun bir kaç türlü talebesi olduğu eserlerde ortaya konur. Said Nursi Hazretlerine göre "talebe, kardeş, dost" dairesinde Risale-i Nurun şakirtleri mevcuttur. Bunların  özellikleri de eserlerde açıkça belirtilmiştir. Bu açıdan bakıldığında ahirzamanın son Mehdisi'nin "el veren bir tarikat şeyhi olmayacağını" aksine, "iman hakikatlerini konu alan bir hizmet algısında bulunacağını" rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Risale-i Nurlar'ı, büyük Mehdi'nin program olarak neşredeceği düşünüldüğünde onun talebelerinin de Risale-i Nurlar'da ortaya konan  anlayışıyla hareket edeceklerini söyleyebiliriz. Bu zümrenin önceki Risale-i Nur ekollerinin biri içinde olduğunu söylemek pek de kolay olmayacaktır. Çünkü Mehdi Aleyisselam tarikatı da ihya eder. Oysa İhlascılar, Yazıcılar, Okuyucular gibi farklı adlarla yapılanmış olan Risale-i Nur şakirtlerinden Mehdi Aleyhisselamın daha farklı bir hizmet algısıyla hareket ettikleri kesindir. Risale-i Nur öğrencilerinden kimilerinin "Zaman tarikat zamanı değildir, tarikat baklavadır, iman sudur, yemektir; baklavasız yaşanır; ama susuz, yemeksiz yaşanmaz. Zaman hakikat zamanıdır, imanı kurtarma zamanıdır." tarzındaki  söylemlerle  tasavvufi dünyaya adeta savaş açtıklarını görmekteyiz, bu düşünceleri Ahirzaman Mehdisi'nin  benimsemesi  düşünülemez.
 
Çünkü Ahirzaman Mehdisi her sahada dini ihya eder, dini bidatlardan arındırır, sünneti ihya eder. Bu arada da vazifesi gereği sıcak şefkatiyle tasavvufi yolu, sufizimi de kucaklamalıdır. Buradan hareketle Ahirzaman Mehdisinin sevgi, hoşgörü ekseniyle tasavvuf yoluna yeni bir duruş kazandıracağını, hakikat mesleğiyle tasavvufu sinesinde barındıracağını talebelerine ve insanlığa da bu sevgiyi, kültürü eğemen kılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yeni açılım Said Nursi icdihadından daha farklı bir yapıdadır. Çünkü bu yeni yapı içinde sufizimi de barındırmaktadır. Risale-i Nur'un hakikat inanışını, cevşen, namaz tesbihat ufuklu zikrini son Mehdi benimsemekle beraber; icdihat sahibi olduğundan Allah'ın çeşitli esmalarını da talebelerinin çalışmasını önerebilir. Bu önerme işi bir mürşidin el vermesi şeklinden çok sadece teklif edilen bir çalışma olarak görülmelidir. 

Bu yönüyle -bugüne kadar gelmiş olan-  Said Nursi Hazretleri'nin değişik ekol ve anlayıştaki nur talebelerinden, Mehdi Aleyhisselamın hizmet şekli ve algısı tamamen farklı yörüngeye oturtulabilir. Mehdi Aleyhisselamın talebeleri her ne kadar Risale-i Nur kümesi içinde düşünülse de onlar asla ve kata "Bir İhlas, Okuyucular, Yazıcılar" grubu değillerdir. Mehdi Aleyhisselamda en büyük şefkatin, aşkın, hoşgörünün azam derecede  tecelli edeceği düşünüldüğünde kimi Risale-i Nur şakirtlerinin aksine tasavvufi dünyayı, sufizmi kucaklayıp çağdaş bir sentezle bu öğretiyi insanlığa benimsetmesi herhalde kaçınılmaz olacaktır. Çünkü sufizim aşk ve sevgiyi konu alır, Mehdi Aleyhisselam da aşk ve sevgi insanı olduğundan bir şekilde bu öğretiyle Risale-i Nuru harmanlayıp çok farklı bir duruş ortaya koyabilir. Bu yaklaşım belki de hakikat ve tasavvuf inanışının  kaynaştırılmış bir özüdür. Şeyh mürit ilişkisine dayanmayan bir zikir algısı, her türlü eseri okumanın yanında Risale-i Nuru da okuma bu yeni öğretinin çok önemli bir ayırıcı özelliği olabilir. 

Yani akıl için hakikat mesleği, kalp için tasavvufi ufuk son Mehdi'nin duruşuyla içiçelik arzedebilir. Bu yapısal dönüşüm dünkü Risale-i Nur öğretisindekilere ters düşen yeni bir açılımdır. Tamamen hakikat mesleği değil sufizim esinleri de var olan yepyeni bir hizmet algısıdır bu... Belki de Mehdi Aleyhisselam kıyamete yakın velayetle hakikatı birleştirip ortaya yeni bir sentez çıkararak medreseyi ve tekkeyi çağdaş kurumlara devşirip, bilimle barıştırıp, bu yeni oluşumu insanlığa armağan edecektir. Kim bilir?..  

 
  Copyright Celcelutiye.com © 2008 - 2014
Hersey Sevmekle Baslar..