Katagoriler
Sık Sorulan Sorular
(Mehmet Murat G,İstanbul,2009) Şeyh Kıbrisi, 8 Kasım 2007 tarihli bir konuşmasında, "Risale-i Nur okumanın zamanı geçti. Risale-i Nur'un kimseye faydası yok. Yukardan şiddetli bir talimat geldi bana. Risaleler, bir miktar gençlerimize bir miktar fayda etti, ama ondan öteye geçemedi. Okudukları onlara ne fayda veriyor? Hiçbir faydası yok. Bulduklarından ne fayda umuyorlar? Mecliste oturup Risale okuyup uyuklama ne fayda verir? diyor. Said-i Nursi'ye yönelik sert eleştirilerin yer aldığı söyleşide Kıbrısi, Risalelerde laiklik ile ilgili hiçbir şey yazılmamasını eleştirerek, "İçinde bulunduğumuz hal, iyi midir değil midir? Bunu bilecek, dinleyecek çok kimse var şimdi. Hadisi Şerif okumaktan da fayda yok onlara. Bu vartaya nasıl düştük? Bu millet aldatıldı mı, aldatılmadı mı? Kütüphanende isterse bin tane Risale-i Nur olsun. Bir faydası yok. Onları al Said-i Nursi'nin mezarının başına götür "Sen oku" de. Laiklik bir vartadır. Risale'de laiklik geçmiyorsa bundan ne anladık? Risaleler milleti uyutuyor. Risaleleri müzeye koymalı.Said Nursi'nin yazdığı kitapları beş defa yazdım. diyor. Sizin bu olaya bakış açınız nedir?

Şeyh Nazım Hazretleri bu sözleri, kendi velayet görgüsü çerçevesinde  söylemiş. Dün de bugün de şeyh namını alan pek çok kişi hem Risaleyi Nura hem de onun müellifine çeşitli itirazlarda bulunmuşlar. O eserlerin okuyana fayda sağlamadığını söylemek insaf ve izan ölçüleriyle bağdaşmamaktadır. Bu düşünce bilimsel temelden yoksun talihsiz bir beyandır. Risaleyi Nurun has talebeleri çok iyi bilirler ki Risaleyi Nur, Kur’anın manevi bir tefsiridir. Hâkim ve Rahim esmalarının ismi azam mertebesinden süzülüp gelmiş, aslı vehbiyete dayanan çok mübarek bir eserdir. Yazılmamış yazdırılmıştır. Başta İmam Ali Hazretleri olmak şartıyla Şeyh Geylani Hazretleri gibi yüce asfiyalar tam o asırdan Risaleyi Nuru görmüş, cifir ilmi sırrıyla bu eserden övgüyle söz etmişlerdir. Risaleyi Nur yolu velayeti Kübra yoludur. 

Efendimizin Al ve ashabının yürüdüğü hakikat mesleğinden bir caddesidir. Tarikat mesleği değil hakikat mesleğidir. Burada tarikat cezbeleri, sekir gibi hallere de rastlanmaz; çünkü bu meslekte böyle bir konak yoktur. Risaleyi Nurları hakkıyla ve kabul ederek okuyanlar dünya ve ahirette sadet görür, onun feyzinden mahrum olmazlar; imansız olarak da kabre girmezler. Hakikat mesleğinde de nefis tezkiyesi vardır; ama bu tarikatlardaki usulle değildir. Nefis tezkiyesi bu mübarek eserleri hakkıyla okumakla da gerçekleşebilir. Risaleyi Nurlarda tefekkür velayeti denen sırlar da azam derecededir. Arşı azamdan Kur’ana oradan Risaleyi Nurlara ve onu okuyan talebelere gelen bir nur ve sekine vardır. Velayet sırrıyla işe bakılacak olunursa, Said Nursi Hazretleri ve onun güzide talebeleri Şeyh Nazım Hazretleri gibi evliyalara boyun eğmeye mecbur değiller. 

Böyle evliyalar gavs dahi olsalar Risaleyi Nur mesleğine ve onun güzide talebelerine tasarruf edemezler, onları kendi yollarına alamazlar; çünkü Risaleyi Nurun müellifi ve talebeleri velayet caddesinde yürümüyorlar,buna mecbur değiller.Hakikat ve nübüvvet mesleği caddesinde yürümekteler. Onlar, ahir zamanda geleceği söylenen İsa ve Mehdi aleyhisselamın nübüvvet caddesinde bulunan mümin kardeşlerimizdir. Risaleyi Nur mesleğinin hizmet şekli,usulü dahi tarikat şeyhlerinin  seyri suluk yaptırma yöntemlerinden tamamen farklıdır. Asla o tarz hizmet algısına benzemez. Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretleri işe tarikat ve velayet sahasından baktığı için böyle sözler ediyor. Bu da dünden bugüne birçok evliyanın yanıldığı  noktadır.

Risaleyi Nur müellifi yirmi beş sene memleket hapishanelerinde gezmiş, şahsi her türlü lezzeti terk etmiş; olmadık hakaretlere ve işkencelere maruz kalmış, hapishanelerde soğuk odalarda tutulmuş, ölsün diye iğneyle zehir lenmiş, kabirde uyumak bile kendine çok görülmüş yeri yurdu belirsiz kılınmış, her şeye karşın; Rahim esmasından yansıyan azam derecedeki şefkat nuruyla herkese hakkını helal etmiş, velayet sahasında makam-ı Mehdi, makam-ı İsa, makam-ı Hızır mertebelerini kendinde cem edebilmiş; İmam Rabbani; Muhyiddin İbni Arabî Hazretleri gibi yüce asfiyaların bile yanıldıkları kimi noktaları görebilmiş, onların hakikatini ortaya koymuş hakiki bir mürşidi azam; varisi Ahmediyedir. Risale-yi Nurlar Semadan inecek İsa nebinin, ahir zamanda gelecek olan Mehdi Aleyhisselamın bir nevi velayet sırrıdır, nurudur. Onun güzide müellifi dahi tartışmasız olarak bu asrın imamı ve müceddididir. 

Şeyh Nazım Kıbrisi gibi evliyaların onu tanıyamaması Risaleyi Nurun ve müellifinin velayet caddesine keşfen ulaşacak ilahi sırdan yoksun kalışlarında aranmalıdır. Said Nursi Hazretleri velayeti nübüvvet ve hakikat mesleğindedir. Buraya uzanmaya hiçbir kutbul azamın ruhani gücü erişemez, erişememiş; çünkü kendileri tarikat berzahındaki velayet sırrına sahipler. Erişmedikleri için de kalp dürbünüyle Risale-yi Nura ve müellifine bakarken aradıkları sırrı orada görememişler. Kanaatim var ki çoğu evliya hakkıyla Risale-yi Nuru tanısa makamından vaz geçip ona talebe olmaya koşardı. Eğer Şeyh Nazım Kıbrisi gibi evliyalar Said Nursi Hazretlerinin hakiki manada makamını, görevini ve kim olduğunu hakkıyla kavrayabilselerdi şeyhliği bırakıp onun talebesi olmaya can atarlardı.

Milyonlarca insan ve ruhani Risale-yi Nurlarla iman yoluna girmiş, kemal bulmuş vatana millete hayırlı birer evlat olmuş. Risale-yi Nur imansızlık cereyanına karşı bir Seddi Zülkarneyndir. Tenkit nazarıyla bu esere yaklaşanlar ondaki sırlardan mahrum kalırlar, Risaleyi Nura savaş açanlar her zaman mağlup olurlar ve olmuşlardır. Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretleri gibi evliyalar murat ederler ki Risale-yi Nur talebeleri el alıp tarikatlarına girsinler ve zikir halkalarına katılarak seyri süluk yapsınlar. Bu hayaldir. Bizce Said Nursi Hazretleri hayatında olduğu gibi tasarrufa selahiyeti olan; sistem sahibi, kimseye bağlı olmayan mubarek bir asfiyadır. Dünya bir araya gelse onun talebelerini elinden alamaz; buna ruhani güçleri kâfi gelmez. Risalelerin okunduğu yerde insanlar uyumuyorlar. Belki o anda topluluğa inen sekinenin, ismi azamın nurunun gelişinden latifeler dermansız düştüğünden gözler kapanıyor olabilir.

Şeyh Nazım Hazretlerinin mübarek bir evliya olduğunu, yurtdışında güzel hizmetler yaptığını sufilerinin dahi güzel insan olduklarını söylemekten öte bize ne düşer ki? Kendisini ve bütün talebelerini sevmek, onlara duacı olmaktan öte  bir şey de bilmiyoruz. Şeyh Nazım Hazretleri Risale-yi Nur mesleğine kendi velayet algısıyla bakmış;ama isabet edemeyerek yanılmış, maksadını aşan beyanlarda bulunmuştur.Nakşibendi ufkunda olan biriyim hem de  Risale-yi Nuru zevkle onur duyarak okumaktayım.Risalelerin zakir şakirtlerinden birisi olarak kendimi görmekteyim.Bu mübarek eserler olmasaydı,bidatlara batıp;seyri sülukta dahi dehşet vartalara düşebilirdim.Risaleyi Nur Allah’ın insanlara bir ihsanı ve armağanıdır.Allah bütün Risale-yi Nur talebelerini aziz etsin onların sayısını bereketlendirsin.

Bütün evliyaları ve talebelerini dahi huzurlu kılsın.Zaman çekişme zamanı değildir;kardeş olup kucaklaşma zamanıdır.İnsanların farklı cemaatte olabileceklerine,Allaha ulaşma usullerinin dahi farklı olabileceğine anlayışla yaklaşma zamanıdır. Hayırla anıp dua desteğiyle bir olmak,sevmek zamanıdır.Hiçbir evliya ismet sıfatına sahip değildir;hata edebilir.Şeyh Nazım Kıbrisi dahi Risaleyi Nula ilgili algısında tamamen yanılmıştır.Aynı zamanda cemaat gıybeti etmiştir.Gıybet dahi dinin özünde yoktur,yerilmiştir,yasaklanmıştır.Eğer dediği şeyler Risaleyi Nurda varsa bu gıybet olur.Yoksa da iftira olur.Şeyh Nazım Kıbrisi'nin Risaleyi Nurlar hakkındaki beyanı talihsizdir,yersizdir. Risaleyi Nurlar milleti uyutmuyor;belki sarsılmaz bir şekilde onların imanlarını kemale erdiriyor.Asrın en büyük ruhani hakikati Risaleyi Nur’undur.

Allah'a giden yollar mahlukat sayısıncadır.Herkesin nasibi de ayrı ayrıdır.Kimse kimsenin usulüne ilişmemeli,hak yalnızca benim mesleğim gerisi batıldır algısında olmamalıdır.Zaman kucaklaşma,bütün hakiki cemaatlerle onur duyma,kardeş olma zamanıdır.Ayrılıkta ve sataşmakta rahmet yoktur.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009) Zikirde, ibadette, özellikle namazda, hiç istemediğimiz şeyler aklımıza geliyor. Düşünmemeye çalışmak da pek işe yaramıyor. Bunun farkında olarak ibadete devam edelim mi, bozup bir daha mı başlayalım?

Vesvese nefis ve şeytandan bir yansımadır. Allah nefse her an “olanca gücüyle kötülüğü emretme” yetkisi vermiş. Şeytana da kanda dolaşma her yerde her an vesvese yollama salahiyetini bağışlamış. Vesvese bizim muradımız değildir, sınavımızdır. Bizim dışımızda olan, biz istemeden gelişen bir şeydir ve biz, kalben bu vesveseden de hoşnut değilizdir. Vesvese çok nedenlere bağlı olarak gelişir. Allah’ın nuruna yakın oldukça vesvesede de artış olur. Olmadık düşünceler sarar.Kur’an ve sünnet ufkunda mesele irdelendiğinde vesvese için ibadeti bozup yeniden  başlamaya yönelik herhangi bir muameleye rastlamıyoruz. 

Dolayısıyla bu gibi anlarda vesveseden dolayı namazı bozmak ya da yapılan virtlere sil baştan yapmak yerinde bir muamele olmaz. Öyleyse her halükarda ibadete devam etmek gerekir. Namaz anında ya da virt yaparken gelen ilahi nurun vücuda dolması neticesinde vesvese tortuları berrak su hükmündeki kalbi bulandırarak dışarı çıkar. Bu durumda dehşetli bir vesvese bünyeyi sarar. Ayna yanmakta olan bir ateşe tutulduğunda ateş aynaya yansır; fakat aynaya yansıyan ateş bir şeyleri yakıp tutuşturmaz; çünkü aynadaki ateş gerçek değil değişmecelidir. Vesveseler de aynaya yansıyan ateş gibidirler. Onlar insana zarar vermez. 

Bu böyle de olsa namazdan ya da virtlerden sonra vesvese için bir miktar istiğfar etmek yerinde bir muamele olur. Efendimiz Aleyhisselam vesvesenin iman çokluğundan olduğunu beyan etmiştir. Hırsızlar parası olan zenginlerin peşinden dolanır. Namazda ya da virtleri yaparken meydana gelen vesvese için ibadetimizi bozup yeniden başlamaya gerek yoktur. Böyle yapmak bidat olur. Vesveseye önem vermemek, gülüp ciddiye almamak onun tek çaresidir. Önem verdikçe şişer hayalken hakiki  bir  maraz olur.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Esen A,Konya,2009) Nefse zulmetmek nedir? Nefis, bilindigi manasıyla zaten benlik değil mi, nefis kötü ise ona zulmetmek iyi bir şey sayılmaz mı?

Nefis olanca gücüyle kötülüğü emreden bir sırrı ilahidir ki hakikatini ancak Allah bilir. Ulvi latifeler onun emrine verilmiş olup, hakiki tariklere giren bir insan biat ve zikir yoluyla onun ıslahına memur olabilir, bir nebze onu dize getirebilir. Nefse zulmetmek haram dairede işleri yapıp, ibadetten, zikrullahtan yana mahcup düşmek demektir. İnsan ne kadar ibadetten uzaklaşırsa o kadar nefsine zulmetmiş olur. Çünkü bunun karşılığında Cehennemin çetin azabı vardır. Bu dahi nefse yapılacak en büyük bir zulümdür. İnsan kendi canını, sağlığını hiçe sayarak zor durumda kalıp nefsine zulmetmiş olmaz. Nefis ruhani bir özdür, cevherdir. 

Allah’a, sırlara ulaşmak onun ıslahıyla mümkündür. O, ahiret sınavının çok mühim bir sorusudur. Mesela kalben dünyayı sevmek nefse yapılacak en büyük zulümdür;çünkü kalben dünyayı seven Allah'tan uzaklaşır. Böyle yapan insan dahi ilahi varidattan kesilir. Bu da nefse zulüm olur. Yine zikrullahtan kaçıp, boş işlerle günü geçirmek nefse yapılacak en büyük zulümdür; çünkü bunda hayır yoktur. Nefis hilecidir. Kötülüklere iticidir. Ona zulmetmiş olmamak için bolca ibadet gerekir. Kur’an ve sünnet dairesinde bir hayat tercih etmek gerekir. Kimi insanlar nefsi öldürmek için bin bir güçlükle riyazetler yapmakta. 

Burada dahi nefsin bir hilesi olabilir. Nefis hiçbir zaman ölmez; olsa olsa ıslah olur. Bu dahi hakiki bir mürşide intisapla gerçekleşebilir. Kamil manada bir mürşitten el almadan, yolların hakkını vererek zikretmeden nefsin ıslahı mümkün olmaz. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu alem.

 



(Mehmet Y,İstanbul,2009) Prof.Dr.Esat Coşan Hoca Efendi bir soru üzerine ölen mürşide biatın geçerli olmadığını vurgulayıp şöyle demiştir: “Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz! Onu bahane ederek müstakil yaşamak olmaz! Hülâsa, bir insanın efendisi ölünce hayatta olan bir zât-ı muhtereme bağlanması lâzım! Hangi sebeplerden: Tedâvisinin, terbiyesinin devam etmesi bakımından; bir... Sırr-ı bey'atte faullü duruma düşmemesi bakımından; iki... "Zamanının imamını, önderini bilmeden ölen, cahiliye ölümüyle ölür." dendiğinden, bey'atsiz gitmemesi için, cahiliye üzere ölmemesi için hemen birisine bağlanması lâzım! Ölen mürşide biat olmaz mı, günümüzde pek çok tarikte ölen mürşide bağlılık eğemen bu biat batıl mıdır?

Tasavvuf berzahında usuller ayrı ayrıdır. Her bir yolun kendine göre bir algısı vardır. Bu algılardaki farklılıklara bağlı olarak düşünceler de değişmektedir. Esat Coşan Hoca Efendi böyle söylemişse bir hikmeti vardır. Kendisi güzel bir insanı kâmil olup, insanlık hayrına çok güzel hizmetlere vesile olmuştur. Ülke ülke gezerek insanlığa kutlu mesajlar götürmüştür. Çok değerli hadis sohbetleri etmiştir. Gurbet elde, hizmet yolunda, elim bir kaza sonucunda vefat etme sırrıyla da şehit hükmünde muhterem bir insandır. Kendisini rahmetle anıyoruz. “Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz.” Sözü kimi cemaatler için ön görülebilinse de bu bütün cemaatler için kabul edilemezdir. Mesela Seyit Hâkim Arvasi Hazretleri,ölen bir evliyanın kından çıkan kılıç olduğunu, daha hızlı himmet ettiğini söyler. Evliyalardan bazılarının hayattlarında olduğu gibi tasarrufa yetkilerinin bulunduğu sufisim dünyasında sıklıkla dillendirilen bir gerçekliktir.

Günümüzde kimi tariklerde şeyhin oğlu şeyh bilinir. Vefatıyla birlikte başa geçer el verir, biat alır. Acaba o insan hakiki manada şeyh midir? Ona biat geçerli midir? Müritleri gözetip koruyacak ruhani olgunluğa sahip midir? Bu ve benzeri soruların yanıtına “Evet öyledir.” Diyebilmek oldukça zor. Şeyh Şerafettin Dağıstani Hazretleri on dokuzuncu asrın yüce Nakşî evliyalarından biridir. Bakınız bir sufinin mürşit olabilmesi için neleri ön görmüş:

“Cenâb-ı Hakk, İzz ü Celle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm’ın kendisine emanet etmiş olduğu itbâ ve müridânını bilmeyen ve onları görmeyen ve onları görecek olan basîret gözü kör olan kimse ve o itbâlar kaç kişidir ve herkesin dert ve hastalığı nedir ve ne suretle onları irşâd etmek lâzım geleceğini bilmeyen bir kimse, o Yevm-ül ahd vel misâk’daki uhûdun (ahidlerin) muktezâsı ile hareket edebilir mi?” (S.26)“Velhâsıl Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nin mutlak inâyeti ile meczublardan olup, yahut mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesinde son muzafferiyet ve hakîkî fütûhâta kadar mücâhedeye devam etmedikçe, mürşid-i kâmil olmak imkân haricindedir.” (S.26-27)“Lâkin, zamanımızda bir takım mukallit mürşid tâifesi zuhûr etti.Makâm-ı irşâd’tan bî-haber ve uzak oldukları halde mürşidlik davasında bulundular ve başlarına müridân toplayıp güya irşâd ve tarîkat intişâr etmeğe başladılar.Kendi mürşid-i hakikîsine tesâdüf ve mülâkât ettiği takdirde hidâyete ve saâdete nâil olacak kimseyi alıkoyarak hakikî saâdetden mahrum kalmasına sebep olur.

Böylece yol kesici olur.Bir kimse mürşid-i kâmil makâmına nâil olmak için tarîkatın ıslâhâtına muvâfık surette bir mürşid-i kâmil’in terbiye ve tedbiri altında ahlâk-ı zemîme’den pâk oluncaya kadar mücâhede ederek fâtih-i hakîkî olması gerekir.”(S.28)“Mürşid-i kâmil de muâvin ve müblağ olan zât mürşid-i kâmil’in emirinin hilâfında bir söz söyleyemez. Eğer söyleyecek olursa derhal tarîkattan ve o makâmdan azlolunur. Mürşid-i kâmil’in kendisine göstermiş olduğu hatt-ı hareketten asla çıkamaz ve kendiliğinden bir şey karıştıramaz.”(S.29)“Eğer ol kimse mürşid ise, kendisine emâneten verilen itbâ ve müridânın kimler olduğunu ve ne kadar olduklarını ve o müridân hakkında yapılması lâzım gelen mânevî hizmetlerin hakîkatını ve müridânın derece-i istidâdını ve ne suretle onları hakîkatü’l –vusûle eriştireceğini bilir.”“Mürşidin-i kirâm’ın itbâ ve müridânını da bilir.Her müşid, kaç kişinin irşâdı ile memur olduğunu da bilir”(S.30)“Bir kimseyi iğfal etmek, üç bin müslümanın mallarını gasbedip, canlarına kıymaktan ve onları katletmekten, indallah mes’ûliyetçe daha büyüktür.demek ki mürşid olmadığı halde bir kimseyi irşâd edeceğim diye uğraşmak ve ol kimseyi hakîki saâdete eriştiren, kendi hakîki mürşidinden çevirip, ona birtakım vezâif gösterip neticesiz işleri ile uğraştırmak, insanların geçeceği bir yola çıkıp üç bin ehl-i imânı soyup katletmekten daha günah ve mes’ûliyyet itibâriyle büyüktür.”“Zamanımızda bulunan ehl-i tarîkat, ekseriyet itibâriyle evhâm ve hayâlâta kapılıp gûyâ büyük makâm kendilerine hâsıl olmuş gibi mağrur kalmaktadırlar.”(S.31)“Ahfu’l-Ahfâ; Bir kimsenin Ahfu’l Ahfâ makâmına zikrullah yerleşirse; ol kimse, daimî surette bilâ hicab, perdesiz Resûlü Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri ile içtimâ ve huzurunda bulunması, bir lâhza olsun Resûlü Ekrem Aleyhisselâm ile aralarında hicab olmaması şarttır.”

“Elinin avucunda olan bir hardal tanesi gibi levh-i mahfûzun kendisine açık olması lâzımdır.”“Zamanımızda böyle kendisinde bulunmayan ve hakîkat olmayan şeylere inanıp vehim, hayal ve hakîkat sanıp uğraşanlar pek çoktur.”“Kendi emânet sahibi olup olmadığını ve Yevm-ül ahdde mansab-ı irşâd ve mâkam-ı hidâyetle memur olduğunu bilmediği halde, irşâdla meşgul olmak, bilmediği ve akıl erdiremediği şeylerle başkalarını uğraştırmak, emânete hiyânet demektir.”(S.36)“Zamanın kutbunun ismini, nesebini bilmesi lâzımdır.Bir saat zarfında yedi yüz bin adet zikr-i ilâhiyyeye muvaffak olması lâzımdır ki, buna tayy-ı lisân derler.”Bu ahlâk-ı hamîdeye mâlik olmayan, noksanı olan bir kimse mürşid olamaz.(S.29)

Ne acı değil mi? Eminim bu bilgilerden sonra şeyh diye bağlandığımız zahirde olan kimi insanlar hatırımıza gelmiştir. Bu sıralanan şeylerin kahır çoğunluğu da o şeyhte yoktur. Belki de el aldığımız insan tamamen yetkisizdir, bizim ne yapıp ettiğimizden dahi haberi yoktur. Araştırmadan körü körüne bir insana bağlanmanın sonu acı bir hüsrandır. Bu hüsran ölüm anında başlar ahirete kadar uzanır gider.Bakınız Şeyh Şerafettin Dağıstani Hazretleri kendi mürşitlik bilgeliği adına neler söylüyor:

“Dünyanın hilkatinden (yaradılışından) itibaren ne kadar insan ve zî-ruh (canlı) gelmiş ve gelecekse onların adet ve isimlerine ve yapacakları sa’îd ve şekâvet hallerine, (iyi ve kötü amellerine) vâkıfım. Dünyanın hilkâtinden itibaren gelmiş ve gelecek nebâtâd (bitkiler) ve eşcârın (ağaçların) kendilerine mahsus hallerine, hassalarına (özelliklerine), zikirlerine ve tesbihâtına vâkıfım.Allah (c.c) bütün mükevvenâtın (evrenin) şuûnât-ı evveliye ve âhiresini (başında ve sonundaki olayları) idrâk etmek kuvvetini bana ihsân buyurmuştur.Bu ulûm-u hakîkatı( hakikat ilmini) benden evvel geçen evliyâ-i kirâm’dan pek nâdir zevâta nasib kılmıştır. Ulûm cihetinden, binlerce menâkıb-ı şerif söylemekliğim buna kâfi delildir.”(S.39)

Şeyh Şerafeddin Hazretleri mürşide teslim olacak talipler için de şunları söyler:

“Nefsinizi mürşid olarak teslim edeceğiniz kimsenin, mutlaka Yevm-ül ahd vel mistâktaki akde vâkıf olması gerekir. Zirâ o hakâyıka vâkıf olmadıkça, o talip hakkında yapılması icabeden cihad ve çalışmanın gerektirdiği hatt-ı hareketi tayin edemez. Ve o müridin, yevm-ül mezkûrdeki (anılan gündeki) akdinden ne derece uzakta bulunduğunu kestiremez.Saâdât-ı Nakşiben-diyyûn’da bu şart bulunmayan kimseye intisâb etmek makbûl olmaz.Ve kendilerinde bu şart ve sıfat bulunmadıkça da kimseyi irşâd etmeğe teşebbüs etmezler. Bu sıfat kendilerinde bulunmayan ricaller, ancak kendi nefislerini ıslâha mamur evliyây-ı kirâm’dan olabilir ve yâr-ü ağyâr (dost düşman) olan kimseleri ve ümmet-i Muhammed’in irşâdı ile memur ve mıvazzaf olamazlar.”

“Bir kimsenin hakîkata vusûli (ermesi )için, yevm-ül ahd vel misâkta, terbiyesi bir mürşidin yed-i emânetine veriliyorsa, o devlet ve fazîlet o kimse için mutlaka o mürşidden gelir.Yoksa kendi mürşidini aramayıp bulamazsa, başka mürşide intisâb ve inâbe ederse, günden güne, o nasip ve devletten uzaklaşmaktan başka kendine bir fayda sağlamaz.Velevki o mürşid ehl-i kemâl ve hakiki mürşid-i enâm olsa bile.Zirâ o mü’minin ve muahhidin irşâdı ile uğraşmak onun vazifesi değildir. Fakat burada bir mesele vardır ki, meselâ bir kimse kendi mürşid-i hakîkisini bulamaz da hakîki başka bir mürşide bağlanırsa, bağlandığı mürşid, o kimsenin hakîki mürşidini bildiği cihetle, o kimsenin kendi mürşidi ile rûhâni surette ictimâ edebilme iktidar ve selâhiyetini kesbedinceye kadar, terbiyesi ile meşgul olur ve sonra ona teslim eder. Yoksa hakîkata vusûlü imkansızdır.”(S.141-142)

İlk önce yapılması gereken mürşit denenlerin bu bilgiler ışığında test edilmesi… Bu hasletler o zatta mevcutsa bağlanmak için bir dakika bile durmamak gerekir. Bu vasıflar onda yoksa onun yanında kalmak akıl karı değil.Dinin özünde körü körüne bir yere bağlanıp kalmak yoktur.Evet mürşit hakikiyse zahirde ve batında olsa gelir,mürütlerini yetiştirir;değilse zahirde olmasının hiçbir kıymeti yoktur. Evliyalardan kimi azametli zatlar var ki hayatta oldukları gibi tasarruflar yetkileri var.Bağımsız isimler arasında adı zikredilen yüce gavslar;gavsı azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri,silsileyi sadattaki bütün Nakşi evliyalar hayatta olduğu gibi tasarruf sırrına sahip azizler arasında sayılabilir.Hatmelere gelenler dahi bu yüce zatlardır.

Üveysilik meşrebinde olanlar ; mürşitleri hayatta olduğu gibi tasarruf yetkisine sahip bulunanlar için mürşit zahirde olmalıdır sözü geçerli değildir.Ancak şu şartla ki kendilerine vekaleten el veren insanlar zahirde bulunuyor olsunlar.Yollarına kendilerine vekaleten el verenler bulunmuyorsa o zatlara asla biat olmaz.Onlara bağlanılamaz.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Mehmet Y,İstanbul,2009) Rical-i gayp erleri kimlerdir, bunların sayıları nedir? Kimi sufilerde kendi mürşitleriyle şeyhlik ya da gavslık makamının son bulduğu düşüncesi eğemen... Bu konuda ne buyurulur?

Rical-i gayp erleri adlarından da anlaşılabileceği gibi her zaman için “bilinmeyen” evliyalardandırlar. Onların görevleri, salahiyetleri, ism-i azam daireleri ve hangi nebinin kademi, meşrebi üzerine bulundukları dahi ayrı ayrı olur. Onların varlığı “şer şebekeleri için” en büyük engeldir. Şer odaklarının şeytani güçlerle ortaya koydukları planlar genellikle bu topluluklar tarafından akim bırakılır. Şer işlerin hayra tebdilinde dahi bu nurlu, sırlı topluluğun ruhani dua ve himmetleri,imzaları bulunur.Ne yazık ki günümüz sufilerinden kimileri onlardan habersizler. Olayların sırlı dünyasından bakıldığında rical-i gayp erlerini şu unvanlarıyla görürüz:

İmam (Her çağda iki kişi);evtad (Dört kişiler, kadınlardan da bu mertebede olanlar var.),abdal (yedi kişiler),nukaba (her yüz yılda on iki kişi),nüceba (her yüz yılda sekiz kişi),havariyyun (her yüz yılda bir kişi),recebiyyun (her dönemde kırk kişi),hatm (bütün zamanlarda tek kişi),rukaba ( Hazreti Ademden günümüze değin çok sayıda kişi bu unvan yetkisi ile donanmış),kırklar,yediler,beşler,üçler,birler;ricalü’l gayp (On kişi),zühhat (on sekiz kişi), Ricâlü’l-Fütüvve ( Sekiz kişi), . Ricâl-i Hannân veya Ricâl-i Atf ( On beş kişi), Ricâlü’l-Fütüvve ( Sekiz kişi), Ricâlü’l-Heybet ve’l-Celâl (Dört kişi), Ricâlü’l-Feth (Yirmi dört kişi), Ricâl-i ‘Ulâ( Yedi kişi), Ricâl-i Tahtaşfil( Yirmi bir kişi), Veliyy-i Vâsıl (Üç kişi), İlâhiyyûn-ı Rahmâniyyûn (Üç kişi), Zât-ı pâk (Bir kişi), Zât-ı Azîmü’ş-şân (Bir kişi ), Zât-ı şerîf (Bir kişi), Sakît-ı Refref (Sayı bilinmiyor), Ricâlü’l-Gınâ (Her asırda iki kişi), Ricâl-i Ayne’t-Tahkîm ve’z-Zevâyid ( On kişi), Büdelâ ( On iki kişi), Ricâl-i İştiyâk ( Beş kişi), Ricâl-i Eyyâm-ı Sitte (Altı kişi),

 Sayıları belli olmayan ricâl ise Melâmiyye, Ricâlü’l-Mâ’, Efrâd, Ümenâ, Kurrâ, Sücûdü’l-Kalb, Ahbâb (Mahbûbûn ve Muhibbûn), Ahillâ, Muhaddesûn, Sümerâ, ve Verese diye adlandırılırlar.

Adları verilen velilerin, evliyaların dışında da rical-i gayp adamları olabilir.Hızır aleyhiselamın bölüğü bunlardan çok daha farklıdır.Tamamen sırda kalmışlardır.Günümüzdeki kimi sufiler sanırlar ki gavs ya da kutup dünyasını değişince geride kimse kalmaz. Bütün tasarruf sırrı dahi kendi mürşitlerinde kalmış,mümkünse yerin altına girmiştir.Bu düşüncelerinin delili çevrelerinde sarıklı cübbeli herhangi bir kimsenin tekkeye yerleşmemiş olmasıdır. Hatta bu zanda olanlar murat ederler ki rical-i gayp denen evliyalar ateşte yürüsün, kılıç vursun, havada uçsun ki onlara iman etsinler. Bunlar sadece zandan ibaret düşüncelerdir. Yukarıda adları verilen evliyalar her zaman -şu anda da olduğu gibi -  görevlerinin başında bulunmaktalar.Onları kabul etsek de etmesek de hiçbir şey değişmez. Birtakım sufinin ya da insanın onları görüp tanımadıkları için kendilerini yok saymaları bu yüce zatların şanına zeval getirmez. Genel manada rical-i gayp erlerinin sayıları şu kadardır denilmez; ama ana hatlarıyla unvanları ve sayı çerçeveleri böyledir.

Bu zatlar teknoloji bakımından geri olan İslam dünyasının görülmeyen nükler silahları sayılmalıdırlar. Süper devletlerin oyunlarını bozan,planlarını dinleyen dahi bu topluluk üyeleridir.Şeytanilerin bütün planlarını biri bizi gözetliyor evindeki gibi net bir şekilde görürler,bunlara uzun ve kısa vadede önlemler alırlar.Dünya istihbarat ağlarında ne oluyor ne bitiyor en ince ayrıntısına kadar gözlemlerler.İçlerinden birçoğunda ruh ve cismle bir anda farklı yerlerde bulunabilme sırrı,yetkisi vardır. On dokuzuncu yüz yılda bir Rus Çarı bu zatlar tarafından ortadan kaldırılmış olabilir.

Dünya devletlerinin şer planlarını hayra çevirmeden yana bu zatlar ,şaşılacak derecede yetkiye sahiptirler.Bunlar "Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır."ayetinin sırrı gibidirler.Şerli uluslar bir zaman sonra bakarlar ki her şey Müslümanların lehine dönmüş.Afkanistan'da ve Irak'ta görüleceği gibi...Bu hayra dönüş birden anlaşılmaz uzun vadede açığa çıkar.Bu  topluluk üyeleri genellikle başlarına adam toplamazlar.Ne görev yaptıklarını gizlerler. Onları tanımak neredeyse imkânsız gibidir.Çoğunlukla bu zatlar bir zamanlar yaşamış, şimdi adları sanları unutulmuş kimseler olarak bilinirler. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına bağlı olarak böyle bir düşünce gelişmiştir. Ne yana bakılsa her şey can sıkıcıdır.Zanna göre evliya da kalmamıştır. Oysa hakikatte durum hiç de öyle değildir. Şu an itibarıyla yukarıda unvanları verilen evliyaların tümü mevcut; hepsi görevlerinin başındalar   ve olmaları gereken yerdeler.Onların görülmeyişindeki sır tekke açıp başlarına adam toplamamış olmalarında aransın. 

Hepsi bu. Bu zatlar akademisyen de olabilir, doktor da öğretmen de,başka meslekten de. Çevremizde hiç ummadığımız kişiler bu daire içinde olabilirler. Bu unvandaki evliyalar dünya coğrafyasına dağılmışlar. Yabancı ülkelerde yaşayanlar da olabilir. Çalışma sistemleri emir komutaya bağlıdır. Kendilerine verilen görevleri yerine getirmeden yana ilahi sırlara, mühürlere, ismi azamlara sahiplerdir. İçlerinden biri vefat edince hemen arka sırada bekleyen evliya öne geçirilir. Bu Allah’ın dilemesiyle kıyamete dek sürer gider. Sufilerden çoğu murat eder ki kendi mürşitleri yüzü suyu hürmetine dünya ayakta dursun; hatta mürşitleri hatemül evliya olsun,onun ölümüyle hayat dursun her yetki kendinde gitsin. 

Oysa bu düşünce kabul edilemez. Bir evliyanın ölmesiyle Allah yeni birini görevli kılar. Her beldede bu ağa bağlı olarak çalışan, bunu farkında olan ya da farkında olmadığı halde kalbinden istifade edilen birileri olabilir. Onlarla her yerde karşılaşmak mümkün. Perişan bir halde, yırtık elbiseyle geziyor olduklarını düşünmek büyük yanlıgıdır.Sanılanın aksine bu asrın görevlileri çoğunlukla sakalsızdır,takım elbiseli ve kravatlıdır.Bir doktor, bir akademisyen, bir devlet adamı o daireden biri olabilir. Onları tanımak çok zordur. Konuşmamak kapalı kalmak ve bu sırlarla yok olup gitmek onların genel prensibidir. Hiçbir zaman gavslık ve mürşitlik makamı son bulmaz, kıyamete kadar sufisim yolları açıktır ve yukarıda unvanları verilen zatlar her an görevleri başında olurlar.İster tanıyalım ister tanımayalım onlar her zamanda vardırlar. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem



(Esen A,Konya,2009) Yol insani olmanın nasibe baktığını, kader ile olduğunu biliyoruz. Velayet ve diğer makamlar da ayrı bir kader midir? Yani yola giren kuluna diğer makamların da kapısını aralamış mı olur?

Tasavvuf yolluda olabilmek ilahi kaderle,rızayla mümkündür. Kaderi olmayanlar bu yollara giremezler. Bütün insanların kaderi ayrı ayrıdır. Bunun için görevli olan evliya feraseten kalbinin sesini dinleyip el isteyen birine ya el verir ya da vermez. İstihareler dahi bu maksat içindir. Sufisim yolları ruhani üniversitelerdir. Oraya kaydolan okumaya hak kazanır. Kimi okulu terk eder. Kimi yoldan çıkar, sapıtır. Kimi delaleti boylar. Kimi hep yerinde sayar. Kimi kurur,yola düşman olur. Kimi de yeşerip başak verir. Bu yollara girmek çok kolaydır;önemli olan zaman içerisinde acı dolu hayatın sınavlarına karşı bu yollarda tutunabilmek, son nefeste o yolun bir yolcusu olarak nefes vermektir. Mesela aynı okula öğrenciler kayıt oluyorlar. Aynı öğretmenlerden ders alıyorlar. Okul bittiğinde bir kısmı üniversiteye yerleşirken bir kısmı açıkta kalıyor. Hepsi de aynı üniversiteyi kazanamıyor.Çoğu bir yerlere giremiyor. 

Sufisim yolları da böyledir. Orda çok dairelerde makamlar var. Sufinin çalışması yol adabına uyması ölçüsünde kendilerine ilahi nimetler gelir. Velayet de bir nevi kader hükmündedir. Allahın kendilerine velayet nasip ettikleri bu nimeti elde ederler. Bu çok çalışmayla da pek ilgili değildir. Allah dilediğine ilmi ledün verir. Çok çalışmak nefsin ıslahı, sırlara yolculuk yaparak Hakk’a açılmak içindir. Ama burada sabır gerekir. Kalp gözü açılmak da apayrı bir imtihandır. Çoğunun ayağı kayar gider. Hayatta her şey bir sınavdır. En güzeli ihlas dairesinde kalıp virtleri Allah rızası için yapmak, nefsin ıslahı için virtleri dua vasıtası kılmaktır. Nakşibendî ufkundaki seyri süluk bizde ağır basmakta… Bu yollarda seyr edebilmek için birkaç şeyi terk etmek gerek: Dünyayı kalben terk, ahireti kalben terk, arzuları terk, terk etmeyi de terk… 

Bunlar olmadan sırlara ulaşmak hayal...Öyleyse virtleri bolca yapıp hemen unutmak gerek. Onlara dayanıp beklentilere girmemek en güzeli. O virtler keramet ve rüyaya beklentisiyle taçlandırılmamalıdır. Allahın sınırsız ihsanı var. Bu ihsanların çoğundan da kulların haberi olmaz. Aynı sayıda virt yapanlardan biri halife olurken bir diğeri olamamaktadır. Kimi müritler vardır ki şeyhten daha fazla virt yaparlar ne şeyh olurlar ne de veli. Bunlar Hakkın muradından olan işlerdir. Allahın hakkımızda verdiği ruhani nasibin damlasını bile okyanus bilmeliyiz. Bu yollarda olmayı peşinen en büyük ihsan bilmeliyiz. Allah zoraki lutfuyla bize merhamet etmiş Nakşibendîlik yoluna sadatlar arasına almış. Bir kimse ki Nakşibendî olmuştur, bu devlet ona ziyadesiyle yeter. Onun ruhani âlemden geleni olur, gideni olur. Ölüm anında dahi nurlar işinde hayat bulur, onulmaz hazlarla, nurlarla tanışır. Herkes çalışmasının karşılığını mutlaka görür. Kimi farkında olur kimi olmaz. Kimine zikrin tadından ve nurlarından yana bu dünyada hiçbir şey verilmez. 

Böyle biri sarsılmadan ihlâsla ibadetlerine virtlerine devam ederse ölüm anında kendine nasibi verilir. Bu öyle bir nasiptir ki güzelliği anlatılamaz. Beklentiye giren sufi yorulur, sonra da yoluna küser…Bir zaman sonra da kurur gider. Nakşibendîler makamlara talip olmazlar, onlardan geçerler. Allah'a talip olurlar.Böyle yapmazlarsa ahireti ve hevesleri terk edememiş olurlar. Terk etmedikleri için de ha bre itiraz eder dururlar. Bu gizli itiraz sonucunda Allah onlara zikir devletini nasip etmez. Git gide zikirden yana düşerler. Bazı anlar olur hiç zikredemezler. Virtler farz namaz ufkunda Allah’ın müminlere bağışladığı beklentisizlik ruh haliyle eda edilmelidir. Dikkat edin farz namazları kılan hiçbir insan "Nurum yok, kerametim yok, rüyam güzel değil hem veli olmadım." diye yakınamıyor.Bu hal Allah'ın kullarına ihsanıdır. 

İşte bu bakış açısı içinde olmalıyız. Sufisim yoluna girenlere çalışmaları ölçüsünde ilahi nimetler verilir. Bir sufi her gün on iki bin kelimeyi tevhit çekiyorsa, bir diğeri de üç bin zikir yaparak  veli olmuş,kalp gözü açılmışsa; veli olmayanın ahiretteki kazancı veli olana göre kat kat fazla olur.Onun kelimeyi tevhit sevabı kendine yeter. Veli olan, kalp gözü açık olarak virdini yapar,bir sevap alır.Çünkü sınavı yoktur olanları görmektedir. Kalp gözü açık olmayan virdini yapar on sevap alır. Bir nere on nere? Üç bin kelimeyi tevhit sevabı nere,on iki bin nere? Allah’ı çokça zikreden hem ölüm anında hem dünyada hem ahirette en şanslı kişidir. Velilik, evliyalık kader işidir; fakat veliden evliyadan çok daha öte zikrullah yapan sufiler onlardan kat kat fazla ihsanlara ulaşabilirler. Bu Allah’ın bir fazlıdır. Müminler ümit gülleri olmalı hiç solmamalı… Allah bu yollardaki insanlara çok şeyler vermiştir; kulların bundan haberleri olmaz. Bu yollarda bir sufi olmak az şey midir?Uhut dağı büyüklüğünde altın versek bu yollardaki ihsana ulaşamayız. Hem bir an gelir ki Allah büyük ihsanlarla bir sufiyi sevindirip aziz kılabilir.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009) Bir bayan sufizm yolunda olsa, eşi o yollarda olmasa ve bundan habersiz olsa, o kime itaat eder? İstişare edilecek herhangi bir mevzuda eşine itaat etmek zorunda mı?

Din özgürlük dinidir, kadına da erkeğe de büyük haklar vermiştir. Eşler birbirlerinin cemaatinde olmaya mecbur değiller; böyle bir algı dinin özünde yoktur. Bir erkeğin eşinin belli bir cemaatte olmaya zorlaması dahi doğru değildir. Hatta ibadet etmeye bile zorlayamaz. Din buna ruhsat vermez. Belli yaptırımlar uygular hepsi bu kadar. Eşin zoruyla ya da korkusuyla yapılan ibadete hiçbir hayır yoktur. Kimi peygamberlerin eşleri dahi kendilerine iman etmemişler, kâfir olarak ölmüşlerdir. Eşler kendi cemaatlerini seçmeden, seçtikten sonra da onu değiştirmeden yana tamamen özgürdürler. Bunda eşe itaat yoktur. Kadınla koca arasındaki muameleden yana istişare mercii yine eşlerin kendileridirler. 

Cemaate ait istişarelerde eşin dahli olamaz. Olsa da batıl olur. Bir eş ki yol sırlarını, hallerini yolunda olmayan eşiyle paylaşmaktadır; kuruyup solmaya mahkûmdur. Sufisime ait istişareleri eşle yapmak adapsızlıktır, batıldır; çünkü eşi kendinin velisi değildir. Sufiler, bağlı oldukları cemaat nereyse, kimden el almışlarsa ruhani istişarelerini dahi orayla yapmalıdırlar. Kendi cemaatlerinin istişarelerine uymadan yana eşe itaat olmaz. Evlenirken yolun başında bu gibi şartlar görüşülebilir.Bir cemaatte olduğu,bir yola bağlı olunduğu söylenebilir. Buna göre de evlenilebilir. Ruhani işlerde eşe itaat yoktur. Öyle olsaydı kimi peygamberlerin eşleri kendilerine itaat ederlerdi, davalarına yardımcı olurlardı. Oysa bazıları böyle yapmamış. 

Peygamberi dahi kabul etmemiştir. Mesela Hazreti Lut Aleyhi selamın  eşi bunlardan sadece biridir.Eşler arasındaki istişare karı-koca hukuku,aile ve çocuk hukuku,kısaca dünya işleri hukukundan yana işlerdir,bu dahi eşler arasında olur.Ruhani yol hukukunda istişare yola vaziyet eden insanla olur;bir eşin dahi buna dahli olamaz. Olsa batıl olur.Kadın koca arasındaki istişarelerde silsileyi sadat yoktur. Ruhani yolların istişarelerinde dahi ismi azam sırrı ; büyüklerin dua ve himmetlerinin bereketi  istişare üzerinde tüllenir.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem

 



(Esen A,Konya,2009) Bir hanım eşinin malından sadaka veremez, deniliyor. Ama tüm hanımlar çalışmıyor ki kendi varlıkları olsun da sadaka versinler. Hem de bu bir kadının amelini kısıtlamaz mı?

Her şey gelişip zamanın şartları içinde değişerek günümüze kadar uzayıp gelmiştir. Eğitim öğretim, teknoloji, sanat gibi… Hukuk dahi terakki ederek gelişmiş. Bir insan ki Nakşibendî sufisidir, onun temel görevlerinden biri de devletin yasalarına uymak, o kanunlar çerçevesinde haklarını koruyup gözetmektir. Günümüz medeni hukukunda kadın erkek ayrımı olmaksızın herkesin hakları eşittir. Eşin kazancında dahi çalışmayan bir eşin payı vardır. Yani beyin kazancı yalnızca kendinin değildir. O kazançta dahi çalışmayan eşin hakkı olur. 

Parayı erkek kazanıyor kadının bunda hiç hakkı yoktur demek, kadını aşağılamak onu onursuzlaştırmak ve köle yerine koymak demektir. Oysa böyle bir tutum temelden yanlıştır. Çağdaş hukukta haklar eşittir.Kadının, eşinİN kazancından yana belli bir hakkı vardır. Kadın dilerse bu hakkından  sadaka verebilir. Bunda dahi kocasının haberi olması lazım gelmez.Dilerse eşin kazancındaki hakkıyla parasını biriktirip Kurban ve Hac ibadetini dahi yerine getirebilir. Çalışmayan kadınlar kendi haklarını bilir, eşlerinden dahi bu hakkı talep edebilirler.Erkeğin kazancı eşin de kazancıdır.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 

 

 



(Esen A,Konya,2009)Virdimizin dua kısmında istediğimiz kişilerin adını anarak dua bağışlayabilir miyiz?

Tarikat virtlerini bağışlarken silsilede olmayan evliyaları duaya dahil etmek adapsızlıktandır. Ama bütün velilerin, evliyaların, dervişlerin diyerek genel dua içinde bu virtler bağışlanabilir. Bu yapılmalıdır da. Anne ve babamız, kardeşlerimiz, ümmeti Muhammet diyerek bütün müminler de duaya katılabilir. Onların dahi adlarını anmamak yerinde olur. Silsilede olmayan birinin adını anarak dua bağışlamak usulden değildir. 

El alınan kişinin adını ise açıkça söylemek yerinde olur. İsterse kendisi sıradan ,makamsız biri olsun. Bu vefa gereğidir. Özel olarak onun adını anmak silsilenin himmetini celbeder. Onu mürşit yerine koymadan duada ismiyle anmak nurlardan yana  şirin bir vefadır. Yazık o kimseye ki Nakşibendî yoluna bir insanın eliyle biat etmiştir; virdini bağışlarken dahi onun adını anmayarak onu yok saymıştır. Bilmezler ki bu yollar el ele el Hakka sırrıyla vefa kapısına açılır. Ölmüş de olsalar el alınan insanın adını anarak virdini bağışlamaynalar vefasızlıklarından dolayı yolun sırlarından mahrum olabilirler.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Esen A,Konya,2009) Divan ehli velilerin ve ervahın dili Süryanice denmekte…Kuran ı Kerim ise Arapça… Bunun hikmet nedir?

Süryanice ruhların ve ruhanilerin dilidir. Süryaniceyi konuşan Süryaniler hariç; bu dili velayet sırıyla öğrenenler vardır. Bunlar da hakiki gavs ve onun emrinde bulunan yedi kutuptur. Şeyh Abdulaziz Debbağ Hazretleri Kitabul İbrizinde bu sırları açıklar.Divan ehli evliyaların toplantıda Süryanice konuştukları da aynı evliya tarafından ifade edilmekte… Efendimizin katıldığı toplantılarda dahi Ona hürmeten Arapça konuşulduğu aynı eserde dillendiriliyor. Kur’anı kerimin Arapça olması Efendimiz’in bulunduğu coğrafyanın Arabistan olmasıyla ilgili olabilir. Bu konuda daha önce tafsilatlı bir bilgi verildiğinden bu kadarlıkla yetiniyoruz. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 

 



(Esen A,Konya,2009) Mürşitlerin müritlerini terbiye edebilmeleri için bütün hallerini bilmeli, sezmeli. Böyle olunca onların günahlarından da haberdarlar mı? Mürşidin müridiyle arasındaki bu yakınlık, (mürşidin müridini takibi.) mürit belli bir seviyeye gelince mi başlar yoksa el aldıktan sonra artık o fark etmese de mürşit onunla mıdır?

Mürşitler daire dairedirler; makamları ve velayet yetkileri, unvanları dahi ayrı ayrıdır. Bu nedenle müritlerini terbiyeleri, eğitmeleri dahi farklı farklıdır. Mesela yola bir mürit intisap eder, mürşit bakar sevmeye istidat yok, ibadet ve zikir kabiliyeti yok, şiddetli bir dünya tutkusu var; yetkisini kullanarak onun dünya işlerini sekteye uğratır ya da kendine şerli insanları yollar, o da olmazsa iftira attırır. Bunları yapmadan yana kimi evliyalar tam yetkiye sahiptirler. Hatta bazı müritlere şehitlik makamı için ağır hastalık teveccühü edebilirler. Eşiyle, çocuklarıyla arasına girip birbirine düşürebilirler. Aradaki sevgiyi kaldırabilirler. 

Bunlar mükemmel mürşitlerin yapabilecekleri işlerdendir. Hatta kimi Nakşibendî mürşitlerinde yolu inkar eden miritleri himmet ve teveccühle öldürme yetkisi dahi vardır. Müritlerin takibi daire dairedir:Ya ruhaniler aracılığıyla ya silsilenin ve mürşidin ruhaniyatıyla ya da Allah’ın mürşide bildirmesiyle olur. Mürşitler çoğunlukla müritlerinin günah işlerini görmekten yana isteksizdirler. Makamlarının büyüklüğü oranında da günahları görüp gizlemeden yana yüceleşirler. Küçük veli ya da evliya müritlerinin günahlarına tahammül edemez. Kimi yollarda mürşide intisap edenlere mürşidin benzeri bir meleğin yaratılıp vaziyet ettirildiği sıklıkla beyan edilir. Bu görüş, Kur’an ve sünnetle bağdaşmayan bir düşünce olup bidattır. Müritler sanırlar ki mürşit gece gündüz müritlerle beraberdir ve sürekli kendini gözetlemektedir.

Şeytan bu yollu vesveseleri yollar durur.Mürşit Habir olan Allah değil ki her an kendini gözetleyip dursun.Allah’ın bildirdiği kadarını bir mürşit bilebilir;o bilme dahi kendiliğinden olmaz Allah’ın dilemesiyle  olur.Bir mürşidin sürekli olarak müridini gözetlediği düşüncesi batıldır, bu belli zaman aralıklarıyla  müride gelme şeklinde olabilir.Kimi mürşit vardır gelmeden ve görmeden yana kendine yetki verilmez.Kimi görür,kimi işitir,kimi hem görür hem işitir.Kimi gelir, kimi gelemez.Velayet yetkisi ayrı ayrıdır.Allah müridin günahlarını Settar ismiyle örter,çoğunlukla mürşitlere bildirmez.Bir mürşidin her şeyden her an haberdar olduğuna düşünmek Allah’ın işine mürşidi ortak etmektir;bu şirke kapı aralayan bir düşüncedir.

Böyle bir yetki peygamberlerde dahi yoktur.Müritler murat ederler ki biri bizi gözetliyor evindeki gibi mürşitleri gece gündüz kendilerini gözetleyip dursunlar ve günahlarından, içlerinden,dışlarından kısaca her hallerinden haberdar olsunlar;çünkü zanna göre böyle olması mükemmel bir şeyhin vasıflarındandır.Böyle düşünceler şirke kapı aralar ve bir mürit şirke kayabilir.Mürşit Allah mı ki her şeyi görsün bilsin? Allah bazen bir mürşidin latifelerini kullanır müritlerine eriştirir. O evliyaya denir ki falan saatte şurada bu şekilde bize himmetiniz oldu. O evliya der: "Siz söylediniz ben de işittim.” Bu tevazu değildir, hakikattir. Allah çoğu zaman bir mürşidin ruhaniyatını kendinden habersizce de tasarruf ettirebilir. Bir mürşidin sürekli olarak müridiyle olduğunu düşünmek hür iradeyi baskı altına almak,sınırlamak bu yollu müridi korkutup dar kalıplara sokmak bunalıma itmektir. Böyle düşünce kalıpları dahi bidat olup,dinin özgür iradesine ters düşer.Din,insanları baskı altına almaya,onlarda korkutup sindirmeye karşı bir dindir.

Hoşgörü ve af dinidir.İnsan beşerdir günahlara girecektir.Girmemesi imkansızdır.Günahlarına tövbe eden günahları işlememiş gibidir.Her esma açığa çıkmak tecelli etmek ister.”Tevvab,Gaffar,Gafur,Rahman” esmaları günah işleyenler olmasaydı nasıl açığa çıkacaktı?O zaman Allah’ın affedici esması noksan olurdu.Allah insanları melek yaratmamış ki günahlara girmesinler.Yine onlar nebi değiller ki ismet sıfatıyla günahlardan korunmuş olsunlar.Hem günah için mürşitten korkmak dinin özünde yoktur.Allah'tan korkmak gerekir.Bu yollu düşünceler insanı hak dairenin dışına çıkarır.Bir mürşidin görevi günahları takip etmek değildir.Eğer bunu yapıyorsa;müritlerinin ayıp ve kusurlarını araştırıyorsa o insan mürşit değildir; medyumdur.

Din ayıp ve günah araştırmayı yasaklamıştır.Her şey Allah’la kul arasındadır.Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.Günahına tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.Ama yer yer bir mürşit falan zamanda falan günaha girmeseydin iyi olurdu gibilerinden de nasihatler edebilir;bu da onun eğitimci yönünün gereği olup her zaman zuhur etmez.Bir mürit günaha girerken mürşidi değil Allah’ı düşünsün.Mürşit noksandır;Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.Noksan olan,ölümlü olan ilah olamaz.Madem mürşit ilah değildir,mürit günah muamelelerinde onlara değil Allah’a karşı sorumlu olacaktır.Kaldı ki Allah günahların çoğunu affeder.Bir mürit ki :”Mürşidim benim günahımı bağışlayıp affediyor.” demektedir,o mürit şirke girmiştir.Mürşitler benim günahlarımı biliyor ve gözetliyorlar düşüncesi sevgi,hürriyet diniyle bağdaşmaz.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009) Kullar Allah’ın yolunda ilerledikçe, zikre yöneldikçe mi Allah kuluna teveccüh ediyor; yoksa Allah’ın kuluyla arasındaki bağı kul zikrettikçe mi fark ediyor?

Tasavvuf yolları büyük bir ihsanı ilahidir. O yollarda cezbe, teveccüh, nurlar, neşe ve kerametlerden yana haller dürülüp gelir. Tasavvuf yollarının dışında kalan hiçbir cemaat mensubuna bu feyizler, tecelliler,cezbeler ve haller ulaşmaz. Ulaşmadığı için de böyleleri ebrar hükmünde kalmışlardır. Mesela Risale-yi Nur mesleğinde cezbe, teveccüh ve haller bulunmaz; çünkü Risale mesleği hakikat mesleği olduğundan o yolun bağlıları dahi ebrarlar  hükmünde kalmışlardır. Kim ki kâmil bir mürşidin yolundan el alıp Efendimiz’e, Allah’a intisap etme devletinden mahrum kalmıştır, o insan ebrarlar yolundadır; kendisine dahi cezbeden, teveccühten yana bir nasip erişmez. Sufisim yollarında temel malzeme esmayı ilahinin vesileliğiyle sadece “aşk”tır; bu yollarda her tema aşk üzerine kurulmuştur. Zikir dahi aşka bir vesiledir. 

Aşk için kalbi harekete gelmeyenler bu yollarda yolculuk yapamazlar. Âşık olmaya, sevmeye yetenekli olanlar sufisim yolunun hakiki yolcularıdırlar. Allah’ın kuluna teveccühü için ilk önce hakiki bir mürşidin elinden biat alınması gerekir. Bu olduktan sonra önerilen zikir ve rabıta pratiklerini yaparak o mürit yavaş yavaş Allah’a yakın olmaya başlar. Gönlünde güzel haller oluşur. Dünya sevgisi kalkar, ahiret sevgisi gelir. Allah sevgisi artar. Dünya olaylarına tefekkürü bir gözle bakar. Bu dünyada gelip geçici olduğunun ayrımına vardırılır. Ölümü güzel görür. Allah’ı merak eder ve sever. Kul zikrettikçe Allah kuluna silsilenin ruhani eliyle teveccüh eder. Kul dahi zikrettikçe  bunların farkında olur.Bu yollarda da sevgiden aşktan ve zikirden yana nasip daire dairedir;bu hasletler kiminde azam derecede,kiminde çok,kiminde az olur.Herkesin nasibi dahi farklı farklı olur.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009)Okuduğumuz bir yerde hanımların ay hallerinde Allah’tan kesildiği yazıyordu. Bu sahih midir? Doğasında olan bir halden dolayı hanımlar niye Allah'tan kesiliyor, uzaklaşıyor? Bu günlerde, ruh haletini kuvvetlendirecek bir esma önerir misiniz?

Kadınların ay hallerinde Allah’tan kesildiğine dair bir Ayet yoktur. Bu konuda sahih bir hadise de rastlamadım.Doğasında var olan bir şeyden dolayı hiçbir kadının özel günlerinde Allah’tan kesildiği düşünülemez. Din sınırları çerçevesinde hadise ele alındığında böyle günlerde kadınların yapamayacakları ibadetlerin şunlar olduğu görülür:

       1- Namaz kılamaz:“Müstehaza [özürlü kadın] hayızlı iken namaz kılamaz.” (Ebu Davud),

       2- Oruç tutamaz: “Hayızlı iken tutulamayan oruçlar kaza edilir, kılınmayan namazlar affolur.”    (Buharî)],

       3- Kur'an okuyamaz: ” Hayızlı ve cünüp, Kur'an-ı kerim okuyamaz.” (Tirmizî)

       4- Mushafa el süremez: “Kur'ana temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa Suresi)

       5- Camiye giremez: “Cünübe ve hayızlıya mescide girmek helal olmaz.” (İbni Mace)

       6- Kâbeyi tavaf edemez: “Beytullahı tavaf etmek, namaz kılmak gibidir, yani abdestli olmak lazımdır.” (Tirmizî)

       7- Cima edemez: (Bakara 222)

Bunlar ay halindeki bir kadının yapamayacağı şeylerdir. Tarikatların çoğunda ay halindeki bir kadının zikirlerini yapamayacağı,rabıta edemeyeceği düşüncesi egemendir. Bu düşünce afakî ve indi olup, Kur’an ve sünnetle bağdaşmıyor, bu nedenle bidat hükmündedir. Kur’an ve sünnette yeri olmayan bir düşüncenin din buyruğu gibi algılanması büyük bir yanılgıdır...Tarikat virtlerinin ya da rabıtanın yapılamayacağına dair bir ayet ya da hadis gösterebilir misiniz? Öyle ki kimi sufiler eşlerinin pişirdiği yemeği yemekten yana dahi gönülsüz kalmışlardır. Bunun neresi sünnetle,dinle bağdaşır? Şeyh ve sufi görüşleri delil olamaz, keşif dahi ölçü değildir.Hayızlı bir kadın, Kur’an ve hadislerle yasaklanmamış  şu nafile ibadetleri yapabilirler:

Besmele, salâvat-ı şerife, kelime-i tevhid, esma-yı Hüsna, istiğfar ve bütün duaları okuyabilirler. Dini kitapları, hadis-i şerifleri okuyabilirler. Tarikat tespihlerini çeker, zikrederler. Fâtiha, Rabbenâ âtina… Rabbenagfirli ve daha başka duâ âyetlerini “duâ niyetiyle” ezberden okuyabililer. Hayızlı iken kabir ziyaretine gidebilir, dua niyetiyle orada Fatiha okurlar. Her namaz vaktinde, oturup tespih çekerlerse, namaz sevabını kazanabilirler. Namazdan dahi soğumamış olurlar.

Böyle günlerde Kur’an okumak yasaklandığından tarikatlı olanların ihlâs ve fatiha okumadan zikirlerini yapıp dualarını bağışlamaları sıhhat açısından uygun olur. Kadının özel günlerinde ruhani takviyesi için ön görülen bir esma yoktur.Bütün isimler Allah'ındır.Dileyen dilediği esmalarla Allah'ı zikreder.Bunlar dahi özel haldeki kadına inşallah ruhani bir terakki olur. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 

 



(Esen A,Konya,2009 )Hadis-i Şerifte:"Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündü, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya, Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." Zayıf bir rivayette ise,"Biri dışında hepsi cennettedir." denilmiş. Ama günümüzde Allah’ın yolundayım niyetiyle birçok insan farklı farklı tarikat ve cemaatlerde koşturuyor. Bu hadisi bu açıdan yorumlar mısınız? Bir cemaatin dışında diğer cemaat ve tarikatların mensupları samimi de olsalar uğraşları boş mu?

Allah çoğu kavimleri kendi içlerinde kimi şeylerle sınamış, bunun neticesinde hidayet yolundan sapmalar olmuştur. Mesela İsa Aleyhisselamı babasız olarak dünyaya getirme hadisesi yüzünden Hıristiyanların kahır çoğunluğu İsa Ruhullah Allahın oğludur, diyerek iman dairesinden çıkmışlardır. Bu hadis-i şerifte ümmetim yetmiş üç fırka olacak biri dışında diğerleri ateşte olacak beyanı farklı cemaatler ve tariklerin sayısı için verilmiş değildir. Cemaatler Allahın mahlûkatları sayısıncadır ve onların fazlalığı rahmettir. Bu hadiste Kur’an ve sünnet ufkunda olmayan inanış fırkaları hatırlatılmaktadır. Ne kadar hakiki tarik varsa, ne kadar hakikat yolu cemaati varsa onların tümü kurtuluş fırkası içindedir. Öyleyse farklı farklı tarikatlar ve cemaatlerin sayısını yetmiş iki fırka içine koymak temelden yanlıştır, hadisteki mana dahi bu değildir. 

Hak cemaat ve tarikatlar içinde olup da Allah’ın dinine, sünnetine ters itikatta olanlar için bir şey denemez. Mesela sufilerden kimileri vardır ki mürşitleri için : “Bana hayırdan ve şerden yana ne geliyorsa mürşitten gelir. Allah bir mürşidin işine karışmaz. Mürşit rızkı yollar, belayı kaldırır.”derler. Bunlar hak daireden kayarak gayyaları boylayabilir, delalete girebilir. Mesala mürşidin kabrini tapınmaya benzer seremonilere dönüştüren sufiler vardır. Kapının eşiğine secde ederler. Eşiği belli sayıda öpüp sürünerek içeri girerler. Türbelere şeker, su, ekmek koyarak onu şifa olarak alır yer ve içerler. Kabirlerinin etrafında dönerek: “Kâbe taştandır. Benim mürşidim ruhani Kâbe. Haccınız hayırlı olsun.” gibi sözler sarf edip hacı olduklarını söylerler. 

Böyle itikatların Kur’an ve sünnetle bağdaştığını söylemek çok zor. Oysa bunlar hak tarikat, hak cemaat mensubudurlar. Namazlarını kılar oruçlarını tutarlar. Bir kısım sufi de vardır ki her zaman “şeyh” deyip durur. Kendilerine hayırdan ve şerden yana ne erişse hemen: “Şeyhten oldu.” derler. Dünyayı dahi şeyhlerinin yönetip idare ettiğini söylerler. Mürşidin kabrini, dergâhını ibadethaneye çevirip yer yer ona tapınma konumuna gelirler. Dara düştüklerinde: “Ya şeyh. Beni kurtar. Eğer beni kurtarırsan sana kurban adıyorum.” derler. Allah sınav gereği işlerini yapınca da türbeye adak kesip:”Falanca evliya beni kurtardı.” derler. Bazı sufiler de vardır ki mürşitleri kendini kollasın diye resimlerini boyunlarına asar gezerler.Mürşit vesileyken onu amaç edinirler. Hatta övgüde aşırıya kaçıp onu putlaştırıp Allah’ı unutma durumuna gelirler. 

Bazı tariklerde mürşitlerin çocukları, yakınları kurtarıcı Mesih gözünde görülür. Diz üstü çökerek yanlarına varırlır. Huzurlarında el pençe divan dururlar. Şeyhin ailesi şeyh kadar kutsal bilinir. Sevgide ifrata kaçarlar. Oysa bu algıların hiçbirisi dinin özünde ve Efendimizin sünnetinde yoktur. Böyleleri kendi hallerinden fazlasıyla memnunlardır. Bunların da sünnet dairesinde olduklarını söylemek çok zor. Kimi süfiler vardır ki zikir için bir araya toplanırlar. Zikir esnasında şeyhin çocukları üzerine ağıt yakarlar. Bunun sünnetle ilgisi ne?Kendilerine yapılan işin sünnetle bağdaşmadığı anlatılınca öfkeden küplere binerler. Öyleyse ister cemaat ister tarikat mensubu olalım  bir ibadet şeklinin dinde, sünnette yerinin ne olduğunu kılı kırk yararak araştıralım. Kur’an ve sünnetle bağdaşmıyorsa o işten ya da ibadetten uzak kalalım. Mesela evliyaların kabirlerindeki anma törenleri… 

Teflerin çalınıp mevlitlerin okutularak halka yemek dağıtılması hadiseleri… Kur’anda ve sünnette böyle bir uygulamanın yeri nedir? Biz söyleyelim: Bidattır. Her bidat bir sünneti öldürür. Bütün bidatlar yerilmiştir. On binlerce kişinin falan filan ölüm yıl dönümünda bir türbeyi ziyaret edip izdiham oluşturmasının dinde yeri yoktur. Bidattır. Mürşidin resimlerini saygı ve hürmet için ya da başka mülahazalarla duvarlara asmak nedir? Bidattır. Bu sözlerden böylesine müritler asla hoşlanmazlar. Onlar açısından bu muameleler azdır bile. Sufisim dünyasında olan müritlerin ayaklarının kayacağı işler o kadar çok ki saymakla bitmez. Önemli olan kalabalığa değil Kur’an ve sünnete uymaktır. Yetmiş üç fırkaya ayrılmak hakiki cemaat ya da tarikat mensuplarının Kur’an ve sünnet ekseninden sapıp bidatlara düşerek bunu hoş görüp yeni bir din algısıyla hayat yaşamaya başlamalarıyla çok yakından alakalıdır. Bunlar diğer cemaatler için de geçerli:”Falan Abi geldi kalpleri fethetti. Falan yere okullar yurtlar açıldı, falanca hizmetleri  yaptı.” gibi sözlerde de hayır yoktur. Bu sözler bile şirk boyalıdır. Kimi insanlar da vardır ki kendi üstatlarını mehdi bilirler. Tarikatlara savaş açarak oraları kapamak için  üstün bir gayret gösteririler. 

Tarikat devrinin bittiğinden dem vururlar. Bilmezler ki kalpler Allahî zikretmekle mütmain olur.Mehid aleyhisselam dahi Nakşibnedi yolundan zuhur eder.Bu algıdakiler farkında olmadan Allah'ın zikrini yapan insanlara düşman kesilirler.Bu algıda olmak dinin özünde de sünnette de yoktur.Allahın zikrine düşman olanlar iki cihanda perişan olurlar.Nerede bir tarikat mensubu göreseler "müntesip müntesip" diye onu aşağılayanlar,Efendimizin ruhaniyatını incitirler.Her cemaatin her tarikatın yetmiş üç fırkaya ayrılması kimi vesilelerle,aşırılıklarla kendi içlerinde olur. Kur’anı sünneti hiçe sayan,kendi heva ve heveslerine göre itikatlar uydurarak bidatlara dalıp giden toplulukların fırkayı Naciye dışına çıkacakları açıktır.

Çoğu Nakşi sufi “hatmeyi haceyi” o kadar önemser ki onu farz namazından daha önemli bir iş gibi görüp hatmelere koşar.Farz namazına resmi ve soğuk bir edayla kılar  hatme deyince kendinden geçer. Bu varta değil de nedir peki? Bu algı sünnetle örtüştü mü ? Milyon kere hatme bir sabah nazmının farzı yerine geçer mi?Ahir zamanda en büyük ayak kayması sufisim dünyasında olur; şeytan onlarla çok uğraşır. Kardeşlerimiz ibadet kapsamlı her hareketlerini Kur’an ve sünnetle ölçsünler,buna göre hareket etsinler.Nakşibendilik Kur'an ve sünnet yoludur.Orada Kur'an ve sünnet noktasında  noksan ya da fazla bir şey yoktur;burası Ashap efendilerimizin caddesidir.Noksanlık,o yolu algılayamayan sufilerin tercihindedir,o nurlu caddede değildir.Yetmiş üç fırkaya ayrılmadaki hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009) Rüyalarda mürşitler, büyük zatlar görülüyor; ama sonradan, onlar olmadıklarını, ervahların onlar suretinde geldiklerini öğreniyoruz. Büyüklerimizi günlük hayatlarında bile bir anda bir kaç yerde olabilen, Allah’ın kendileri için mekân ve sınırı kaldırdığı zatlardır diye bilinir. Öyleyse bizim rüyalarımıza gelmeme sebepleri nedir, bizim muhabbetimizin azlığı mıdır?

Rüyalar daire dairdedir. Allah tarafından gösterilen rüyalar, şeytan tarafından gösterilen rüyalar ve melekler vasıtasıyla olan rüyalar… Bunların dışında o gün yaşanan olayların etkisiyle gördüğümüz rüyalar da var. Bir mürit hakiki rüyayı hangi vasıtayla olursa olsun Allah’tan bilmelidir; şer rüyayı da nefsinden ya da şeytandan bilmelidir. Din rüyaya pek önem vermez; rüya yollu olan şeylere de uyup uymamadan yana bireyi özgür bırakır; çünkü rüya ölçü değildir. Rüya görmek amacıyla virt yapmak batıldır. Şu kadar virt yaptın bugün şöyle şöyle güzel rüyalar görebilirsin tarzında sesler Hak’tan değildir. İnsan rüya görme amacıyla yanmamalı, güzel rüya görmüşse de onun dilinden anlayan bir yol insanına tabir ettirmelidir. 

Bir mürşit, müridin rüyasına gelemez; o Hakk’ın muradında olan bir meseledir. Büyüklerin her biri değişik ismi azam sırrıyla harikalara sahiptirler; o ismi azam sırrıyla olağanüstü kerametler oluşur; ama bu her şeyin her zaman kerametle olması anlamına hiç gelmez. Onlardaki yetkiler Allah’ın kendilerine verdiği ruhani görevleri yapmak içindir,bunun dahi sınırları vardır. Her işleri kerametli olmak lazım değildir; bu imtihan sırrına aykırıdır. Mesala bir mürşit bir anada kaybolup gidebilir; ama bu her zaman olmaz görev gereği olur. Allah her zaman için bu zatlara harika haller vermemiştir; öyle an gelir ki gözlerinin önünü bile görmedikleri olur.Tıpkı Yakup nebinin oğlu Yusuf’un yerini bir zamanlar çok ağladığı halde göremediği,bilemediği gibi.Onlar her şeyi de bilemezler, Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilirler.

Rüya talep etmek Nakşiliğin adabından değildir.Bir mürşit,imtihan sırrı gereği müridinin rüyasına gelemez;istese de bu olmaz. Allah buna ruhsat vermez.Allah dilerse onları rüya yollu müridine gösterir.Hakiki evliyada nefis kırıntısından yana bir şey kalmadığından;Hakk’ın rengine bürünmüşlerdir;bu sırdan dolayı onları gören Hakk’ın tecelli sırrını görmüş olacağından uzun yıllar içinde çok az insana rüyada  görmek ya nasip olur ya da olmaz.Onları rüyada gören makbul görmeyen değildir gibi bir mana da çıkarılamaz. Bizim yolumuz sünnet yoludur,zahiri dünyaya bakarak yürüme yoludur.Rüya hiçbir şekilde  kardeşlerimize ölçü olamaz.İmtihan dünyasındayız,rüyalar da bunun bir parçasıdır.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu alem.

 



(Esen A,Konya,2009) Efendimizi (sav) görebilmek için iki binden fazla makamın geçilmesi gerektiği yazılıyor. (El İbriz’de ) Ama görüyoruz ki etrafımızdaki bazı insanlar O’nu şemaliyle anlatabiliyorlar. Efendimizin suretine hiç bir varlığın giremeyeceğini de duyduk. Bu nasil oluyor?

Kitabın yazarı 12. asırda Fas’ta yaşamış Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri olup; seyit nesilden yüce bir evliyadır. Şeyh Debbağ Hazretleri’nin Efendimizi görmek için iki binden fazla makamın geçilmesini ön görmesi; ruhani kalp gözüyle O’nu görmek maksadına yöneliktir. Bunun dışındaki görmeler ya yakazadır ya da rüya şeklinde olur. Rüyada görülenin Efendimiz olduğu vaki değildir; çünkü biz onun gerçek şemalini bilmiyoruz ki O’nun Efendimiz olduğunu bilelim. Bir dönem ,özellikle bayanlar, sık sık Efendimizi rüyada gördüklerini aktarınca bir ruhani büyük: “Şeytanla oturup şeytanla kalkılıyor. Rüya yoluyla şeytan insanları yoldan çıkarıp benliğe, kibre atmaya çabalıyor. Sonra da Efendimizi gördük, diyorlar.” demiş. 

Sufisim yolunda olanlar mürşitlerinin ruhani simasından, rabıtasından kopmasınlar. Rüyada gördüklerini dahi Efendimiz bilmesinler. Şeytan en büyük düşmandır, büyük ruhsatı var. Bunun dışında yakaza halleriyle Efendimizi görmek kimi insanlara nasip olmuş olabilir. Bunun, iki bin perdeyi aşarak Efendimizi görme sırrıyla ilgisi yoktur. Velayet yoluyla iki bin makamı geçenler Efendimizi sık sık görürken diğerleri bu devletten mahrumdurlar. Efendimiz bir müride genellikle kendi mürşidi şekliyle görünür. Bu tasavvuf yollarının bir sırrıdır. Hatta bazen rüyada mürşidi olarak gördüğü kişi ruhu küllidir, yani Allah’ın tecellisidir. 

Rüya yoluyla Efendimizi gördüklerini söyleyenleri şeytanlar aldatabilir; çünkü o görüntü Efendimizin gerçek şekli değildir, şeytan dahi onun şekline girerek gelmemiştir. Sadece Efendimiz olduğunu beyan etmiştir. Bu beyana dahi şeytan açısından ilahi ruhsat vardır. Bir mürit bu tarz rüyalara (Efendimizi gördüm tarzı) inanmamalıdır,itibar etmemelidir.Mürşidin olmadığı yakazayı,rüyayı dahi yok hükmünde saymalıdır.Buradan şu mana çıkmaz:Mürşit Efendimizden faziletli biliniyor!Aksine ruhani yolun prensibiyle şeytandan muhafaza için bu algı bir rahmet olarak bilinmelidir.Kimin hakiki manada mürşidi yoktur;cidden onun mürşidi çoğu zaman şeytandır.Hakikati hal böyle olmak gerekir,Allahu alem.
 



(Huriye S,İzmir,2009) Tasavvuf ehlinde tevazu, sadelik on plandadır; ancak hizmetlerdeki vazifemiz gereği lüks, giymemiz gerekiyor. Bu durum maneviyatımızı olumsuz etkiliyor olabilir mi. Ne buyurursunuz?

Bu dinin özünde aşırılık yoktur, yerilmiştir. Bir bayanın tesettürce hangi sınırlarda kapanacağı din buyruğuyla belirlenmiştir. Tasavvufta orta bir yol, orta bir giyim önerilir. Bu giyim tarzı sadatın ruhaniyatından olur alırken, çok pahalı, gösterişli lüks elbiseler giyinmek yerilmiş hatta böyle bir giyim tarzının feyiz kesikliğine yol açacağı büyüklerce söylenmiştir. Hizmetlerdeki vazifemiz gereği lüks giymek gerekli mi bilemiyorum. 

Mümin temiz olmalı, güzel giymeli ama aşırılığa kaçmamalıdır. Tasavvuf yollarında olan birinin ütüsüz, yamalı elbiseler giymesi de kibre yol açar. Böyle bir giyim tarzı tasavvuf algısına temelden ters düşer. Çok pahalı elbiseler giymek, dışına aşırı ilgi göstermek tasavvufun özünde yoktur. Orta yol insanı olup,sınırlara dikkat edilirse giyim kuşamla maneviyata bir zarar gelmez… Hizmetlerdeki vazifelerimiz gereği böyle giymemiz istenmişse öyle giymemizde de bir zarar olmaz. Önemli olan niyettir; Allah kullarına niyetlerine göre muamele eder. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 

 



(Huriye S,İzmir,2009) Kendimizi bu yollarda olduğumuz için çok şanslı hissediyor girdiğimiz her ortamda fark edildiğimizi biliyoruz... Bu kibre enaniyete giriyor mu? Böyle düşünerek maneviyatımızı zedeliyor muyuz?

Çoğu zaman müritlerin yanında yolla ilgili nurlar, sırlar, bereketler eksik olmaz; çevredeki insanlar işin arka planını bilmediklerinden sevgiyle onlara yanaşırlar, faziletleri doğrudan doğruya ondan sanır, yanılırlar. Bu yanılma, onlar hesabına çok da zararlı değildir.Bir mürit çevrenin teveccühüne,ilgisine,sevgisine mazhar oluş sırrını yoldan ve silsileden biliyorsa,bunları nefsine almayıp Allah'a veriyorsa bir zarar görmez.Yer yer yolun büyüklüğü adına heybet hali takınıp yürümesinde dahi  ilahi bir cilve vardır.

Bu yolun yolcuları başkalarını huzurunda el pençe divan durmayacak kadar özgürdür, şanslıdır;saygılarından ve yol adabından dolayı başka evliyalara hürmet ederler.Yolun azameti ve heybetiyle neşelenmek kendiliğinden  oluyorsa kim ne desin?Evlat babanın varlığıyla şan alır,şeref duyar,göğsünü kabartarak neşeyle yürür.Yoluyla,mürşidiyle hatta yolundaki kardeşleriyle onur duymak,bu yollarda olduğu için kendini şanslı bilmek çok güzel düşüncelerdir.Bir mürit kendi yolunu ve mürşidini en faziletli bilmeli,sevmeli ;ama hak yalnızca benim mesleğimdir,başka yollar,mürşitler hak değildir düşüncesinde olmamalıdır.Böyle bir düşünce adapsızlıktan sayılır.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir Allahu alem.

 

 



(Rabia Ö,Batman,2009): Rabıtada neden Şeyhler düşünülüyor da Efendimiz düşünülmüyor? Tarikatlarda neden mürşitlere daha önem veriliyor? Tarikatlarda mürşitler Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?

Zahiri bir dünya algısıyla batın hadiselerini değerlendirmek çoğu zaman hikmet sırrı taşımaz ve insanı yanıltabilir. Allah nur taksim işini başlangıçta Efendimiz Aleyhiselama, onun vefatıyla bunu sırasıyla on iki imama, onlardan da Gavsı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerine rahmetullahu aleyh devretmiştir. Kıyamete kadar sufilere feyiz ve bereketten yana ne yansımış, hep onun ruhani tasarrufu ile olmuştur. İmam Rabbani Hazretleri Mektubatında buna açıkça deyinmektedir. Hakiki evliyalar, Efendimizin vekilleridirler. Ruhani bir dünyada sırdan yana pek çok işler olmaktadır. Bu işlerin tümü Efendimiz Aleyhisselamın tavassutu ile olur. Bu nur taksim işi sayısız hatlarla ruhani, şirin bir ağla her çağa uzanır gelir. 

Hakiki evliyalar Efendimize vekâleten biat alırlar. Biat alanlar bir nevi ruhani ashap hükmünde olurlar. Allah fazlından bir sırla kullarına böyle bir kapı aralamış. Rabıtada silsilenin aracılığıyla Allah’tan, Efendimizden, al ve ashabından, silsiledeki sadattan yansıyarak mürşide gelen bir nuru ilahi, bereket, keramet ve şifa vardır. Bunlar Allah’ın muradıyla olan, zahiri dünya bakış açısıyla algılanamayacak şeylerdir. Rabıta devrolarak sondaki mürşide kayıp kayıp gelir. Hakiki evliyanın rabıtasında ayna olma, vesilelik sırrıyla yansıtma bereketi vardır. O rabıtanın içinde dahi al ve ashap, Efendimiz Aleyhisselam, silsiledeki sadat bulunur. Efendimiz Aleyhisselamın vesayesi, oluru ile hakiki evliya tasarruf eder. Âlemlere rahmet olan yüce bir nebinin bir insanı ruhen olgunlaştırmaya gelmesi, ona kol kanat germesi uygun düşmez. O âlemlere rahmettir. Hiçbir insan Efendimizin nurunu letaifçe kaldıracak yaratılışta değildir. 

Ravzasında onun ruhani teveccühünü kaldıramayıp vefat eden evliyalar bile olmuştur. Tarikat yolları ismi azam yoludur. Oraya girmeyen insana ilahi âlemden silsile yoluyla gelen bir nur ve bereket yoktur. Bu gibiler, ruhani anlamda bir yakınlıkla şereflenmediklerinden ne Efendimizi düşünmelerinden ne de Allah’ı düşünmelerinden kendilerine bir cezbe, nur tecellisi yakıcılığı erişmez. Oysa hakiki tarikatlar böyle değiller. Bir nur hattıyla intisap edenin kalbinden arşa, Allah’a uzanan bir bağ oluşur. O nur silsile, müride mürşidin eli ve simasıyla teveccüh eder. Bu nurani hat ilahi bir berekettir ve şeytanın mekrinden korunmuştur. Silsileyi yok sayıp enbiyaya yanaşmak adapsızlıktandır. O noktaya gelip mutmain nefse ulaşanlar Efendimize yan yana olabilir. Bu yollar tavassut yollarıdır.Silsilenin dışına çıkıp Allah’a Efendimize uzanmak yolun adabından değildir.Allah’la kul arasına girmek ne demek?Eğer Allah’ı bırakıp şeyhe yalnızca onun cismi varlığı adına yönelmekse bu doğrudur.Öteki türlü nefisten seslerdendir.Rızkı veren,her şeyi yaratan Allah’tır.

Doğan bir bebek,anne neme lazım,benle Allah’ın arasına giriyor.”diyemez. Annenin sütüne, şefkatine, bakımına muhtaçtır. Evliyalar anne baba hükmündedirler. Müritleri Allah’a taşımakla görevlidirler. Onların ruhani sevgisi bereketi dua ve himmetleriyle Allah’a gidilir. Allah’la kul arasına giren şeyler şunlardır: sevgililer, dünya, aşklar, para, şehvet, kin, cimrilik, kendini beğenmek, eş, çocuklar, ev, eşya ve inatçılık, aklı putlaştırmak ve benzeri… Bunları yok etmek, kaldırmak için hakiki evliya vardır. Hakiki evliya Allah’ın kendine lütfettiği ismi azam sırrıyla bu gibi nefsi emare sıfatlarını yok etmek için savaşır. Müridini bu hastalıklardan kurtarıp Efendimize, Allah’a ulaştırmaya çalışır. Şeytan ve nefis evliyadan nefret eder. Bilir ki onlar nefis kuşunun alacadoğanıdırlar. Hiçbir evliya bir müridin kendine tapmasını dilemez ve böyle bir öğüt vermez. Allah’ın verdiği sırla onları yetmiş bin zulmani, yetmiş bin nurani perdeden arındırıp içlerindeki Allah’a ulaştırmaya çalışırlar. Hakikati hal böyle olmak gerekir, Allahu âlem.

 



(Huriye S,İzmir,2009) Çoğu zaman gördüğümüz rüyaları ve yaşadığımız halleri nakledemiyoruz. Bu, durum maneviyatımıza olumsuz etkiler mi?

Nakşibendî yolunda bulunan sufiler için rüyalar çok önemli şeyler değildir, biz dahi bu algıdayız. Mürşidin olmadığı rüyaları yok hükmünde sayıp önemsemeyiz. Rüyadaki uçmalara, sıçramalara, semalara çıkmalara itibar etmeyiz. Kardeşlerimiz rüyalara fazla önem vermesinler. Yakaza ve haller bunun dışındadır. Arkadaşlar yakaza ve hal nevinden şeyleri zaman geçirmeden el veren arkadaşa ulaştırsınlar. Bunları örtüp gizlemekte hayır yoktur ve bu adapsızlıktır. Yakaza ve halleri dahi sahiplenmemek, önemsememek gerekir. Nakşî yolunun yolcusu Allah’a taliptir. Rüyayla, yakazayla, hallerle yetinmez, hep daha ötesini gözler. 

Bir mürit ki rüyasını beğenir, yakaza ve halere kapılır; bu o halleri dahi vazifeli insana aktarmayıp, gizler; çok geçmeden üzerinden sadatın ruhani himmetinin kesildiğini görür; böyleleri çoğu zaman  şeytanın çıkarması olan halleri ruhani şirin şeyler olarak algılayıp sahiplenme vartasına düşer. Kimi insanlar var ki: Efendimizi rüyalarında gördüklerini anlatır dururlar. Zanna göre şeytan Efendimizin şekline giremez ve o görülen Efendimizdir. Onun Efendimiz olduğu nereden malum? Biz efendimizin şeklini biliyor muyuz ki onun şekline şeytan girmemiştir, görünen odur diyelim? Böyle rüyalarla insanlar yollarından olmuştur. Adaplı bir mürit, rüyasına dayanmaz, hallere dahi pek önem vermez.Hallerin de cini,şeytani olanları vardır.Başımızdan geçen halleri,yakazaları ,yol selametimiz için el aldığımız insanın bilgisine havale etmeliyiz,onun sözlerine iman ederek tabirine,teviline teslim olmalıyız.Aksi halde ayaklar kayabilir.Hem herkes rüyayla, halle amel etseydi mürşide ne hacet kalırdı?Herkes rüyasında gördüğüyle amel ederdi.

Çoğu insan var ki rüyalarda kendilerinin ya da falancanın şeyh olduğu söylenir.Hatta Efendimiz ona şeyhlik tacını dahi giydirmiştir.Bir anda gözler o insana kayar.Allah muhafaza buyursun böyleleri rüya yoluyla yoldan sapıp,delaleti boylarlar.Biz Nakşibendi ufkundayız ve rüyaları önemsemiyoruz.Rüyayla amel etmek bu dinin özünde yoktur.Hatta keşif dahi bu dinde ölçü kabul edilmez. Zahiri dünyada ne oluyor ona bakılır.Rüya anlatmadığı için insan yolundan kalmaz;belki bu rüyalara inanarak onları sahiplendiği için yolundan olabilir,kendini bir şey sanarak ayağı kayabilir.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Huriye S,İzmir,2007) Günlük tespihimizi farklı yolların büyüklerine bağışlamamızda bir mahsur var mı?

Sufisim yollarında bir silsile vardır, gelenek vardır. Günlük virtler bağışlanırken mürşidin ön görmediği şekilde silsilede yer almayan kimi evliyaların adlarını belirterek virtleri bağışlamak adaptan değildir. Ad vermeksizin “bütün velilerin, evliyaların, zamanın ruhani vazifelilerinin ruhuna bağışladım” demekte hiçbir sakınca yoktur, hatta nur, bereket vardır. Mürşidin dua bağışlarken ön görmediklerinin adlarını anmak sıkıntıya yol açabilir. Onlar genel bağışlama içinde kalmalıdır. İlla da dua bağışlamak gönle geliyorsa günlük virtlerinin dışında ruhlarına ihlâs, fatiha okunabilir. Hakikati hal böyle olmak gerekir, Allahu âlem.

 



(Huriye S,İzmir,2007) Farklı tariklere göre hanımların hatme yapmaları izne bağlı... Bizim yolumuza göre farklı yolardaki Nakşî arkadaşlarla hatme hace yapabilir miyiz?

Din sevgi dinidir, hoşgörü dinidir. Kimi tarikler müritlerinin iyiliğini düşünerek onların, bir başka Nakşî yolunda hatmeye katılmalarına ruhsat vermemişler. Kardeşlerimiz hatmeden mahrum olmamak, hatmenin ruhani şirin bereketten istifade etmek adına izinli olarak bazen böylesine toplantılara katılabilirler. 

Burada dikkat edilmesi gereken hatmede yalnızca kendi mürşidini rabıta etmek, onun ruhani tasarrufu altında kalmak, hatmeyi düzenleyen Nakşîlerin mürşidini düşünüp rabıta etmemektir. Böyle yapmak adapsızlık olur, hem de mürşidin ruhaniyatını gazaplandırır. Mürşitlerin çok kıskanç oldukları hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Kalbine sahip çıkabilen müritler, sınırları koruyup gözetebilenler bizim dışımızdaki Nakşîlerin hatimelerine katılabilirler; onlar dahi kardeşleri hükmünde olduklarından bir zarar olmaz. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir; Allahu âlem.

 



(Huriye S,İzmir,2007)Çoğu zaman odada yalnız olmadığımız için tespihimizi ehli dünya birinin yanında hissettirmeden yapmaya çalışıyoruz. Bu konuda ne buyrulur?

İbadet ufku, algısı, daire dairedir. Gelişi güzel yapılan ibadetlerden yeterince nur ve feyiz alınamaz; ama Kur’an buyruğuna uyarak “otururken, ayaktayken, yan üzerine yatarken” Allah’ı zikredebiliriz. Hayatın akışı içinde kimi zaman dünya ehlinin yanında kalmak zorunda oluruz. Böyle bir anda ona sezdirmeden virdi yapmak yerinde olur; buna ruhsat verilmiştir. Hatta virt yaparken virdi kesip onunla konuşup tekrar virde devam etmeğe dahi ruhsat var. En güzeli virtler için bir zaman ayarlayıp, böyle zor durumlarda kalarak virt yapmamaktır. Bunun için seherlerde büyük bir bereket, rahmet gizlenmiştir. Hakikati hal böyle olmak gerekir, Allahu âlem.

 

 



(Huriye S,İzmir /2007) Yola ilk girildiğinde güzel haller, hissiyatlar oluyor, ancak zamanla kendimizi dünyanın en kötü insanı hissediyoruz. Maneviyatsızlığımıza üzülüyoruz. Zaman zaman da yoldan çıktığımızı düşünüyoruz. Bu konuda ne yapılmalı?

Bir sufi yola girdiği anda son başta dürülü sırrıyla güzel rüyalarla, hissiyatlarla, gönül coşkunluğuyla dolabilir. Hatta bazıları çok sırlı rüyalar görürler. Allah sufisim yoluna özel değil; çoğu yollar için bunu yapar. İlk yıllar,ilk coşkular bambaşkadır.Bu güzel ihsanlar Allah’ın kullarını teşvik için verdiği peşin ücretlerdir.Zaman gelir sıkıntılar,vesveseler kuruyup gitme düşünceleri yol insanını sarar.Bazen fırtınalı,bazen güneşli bir havada kullar yolculuk yapma kulvarına alınırlar.

Bir müridin “dünyanın en kötü insanı” olarak kendini görmesi onur duyulacak bir ilahi ihsandır.İsmi azam sırrı bu düşüncenin bir adım ötesindedir.Yolumuz Nakşibendi yoludur.Bir Nakşibendi ki kafirlerinden ve fahişelerden kendi nefsini daha değersiz bilmez; o Nakşibendi olamaz.Varlık ve benlik basamağında kalanlar, kaybetme kuşağına yakın kılınırlar.Kendini halktan faziletli bilmek nefsin en büyük afatıdır.Yer yer himmet gereği bir sufi kendini değersiz bir halde bulur.Bu dahi kendi isteğiyle olmaz,büyüklerin tasarrufuyla meydana gelir.Asıl sufiler burada belli olur.Benliğe,kibre,gizli gıybete kapılanlar;asla kafirleri ve fahişeleri kendilerinden faziletli bilemezler.

Bilmedikleri için de yüzyıl geçse seyri suluklarından netice alamazlar.Hiçbir insan değersiz görülmemeli,bütün insanlar ilahi sanat olarak tefekkür edilip sevilmelidirler.Güzel hissiyatların olmayışı “zikrin dondurulması”ndan kaynaklanır.Nakşibendilikte “zikir ve rabıta” çok önemlidir.Burada sorun varsa,buna bağlı olarak bütün tatsızlıklar kalbe yönelip gelir.Nakşibendilikte biten değil,artan bir zevki ruhani vardır.Önemli olan sadatın bakış algısıyla hayatı algılamak;önerilen şekilde vazifeleri yapmaktır.

Bir sufi bütün tatsız hallerin kaynağını kendinde aramalıdır.Yoldan çıkmak iki şekilde olur:ben bu yoldan ayrıldım artık diyerek önerilen tespihi yapmamak,bir de büyük günahları pişmanlık duymaksızın,tövbe etmeksizin ısrarla işlemeye devam etmek şekliyle olur.Önerim belli zaman aralıklarında  biatın  yenilenmesidir.Biat yenilemekse güzel bir sünnettir,yola bağlılığın,sevginin pekiştirilmesidir.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 



(Huriye S,İzmir /2007) Hizmetimize kendimizi yoğunlaştırdığımızda sanki Nur yolunun kılavuzlarını kendi büyüklerimizin önünde tutuyoruz gibi hissediyoruz; bunu yolumuza ihanet görüyoruz. Bu konuda ne buyurulur?

Bir Nakşibendi sufinin yeğane varlığı, delili, senedi biat ettiği mürşididir. Mürşit, Allah’ın sufilere ilahi bir armağanıdır. Sufi hayatta olduğu süre içerisinde hep onun ruhani himayesi altında Allah’a seyri süluk eder. Hizmetlere dar daireden bakanlar o hizmetleri şahıslara bağlarlar. Ruhani dairden bakıldığındaysa bütün hizmetlerin, yolların Allah’a ait olduğu görülür. Bizler her hizmetimizi Allah rızasını düşünerek yaparsak bu sorunu rahatlıkla aşarız. Gerçek manada mürşitlerin yeri apayrıdır. Onlar anne-baba hükmündedirler,hatta ondan da öte. Onların yerine başkalarını koymak doğru değildir,böyle bir algı vesvesedir.Risaleyi Nur mesleği içinde kalarak sufisim yolunda seyri süluk yapanlar;Risaleden, hakikat ilmini,sufisimden gönül ilmini alarak çift yönlü olabilirler.Ama bizim kardeşlerimiz her zaman için Risale mesleğinin ilmini alsınlar.

O yolun büyüklerini sufisim uluları gibi düşünüp asla rabıta etmesinler.O yolun gereği dahi bu değildir.Onların ortaya koyduğu ilimleri almak ve bundan yararlanmak en doğru muamele olur.Yine bizim kardeşlerimiz o daireye özel olan ve bir nevi o dairedekilerin virtleri hükmünde sayılan “tespihat,cevşen” gibi dualara da devam etmesinler.Toplu zamanlarda,bazen yapmakta bir beis olmamakla birlikte mümkün mertebe bu  virtleri düzenli olarak yapmasınlar. Yollar Allah’ın bilinirse, Allah hakikat mesleğinin ilmini bu ocaklarda bize öğretiyor diye algılanırsa, sorun hallolur. Zaman dayanışma zamanıdır. Ayrılık zamanı değildir. Sınırları gözeterek el ele güzel günler adına birlikte çalışmak güzel bir şeydir. O yüce zatlar dahi ne güzeldirler; o zatları sevmemek olsa olsa bağnazlıktandır ya da cehalettendir. Sevgi sınırlarını ayarlayarak o zatları dahi sevmek güzel, şirin bir erdemdir.Allah en doğrusunu bilir.

 

 



(Eda G,Urfa /2007) Virdimizi çekip çekmediğimizden el verenin haberi olur mu, hisseder mi ?

Evliyalar harika sahibi zatlar da olsalar davalarını yürütecek, yolların el verecek zahirdeki yetkililere ihtiyaç duyarlar. Bunlara çok değişik unvanlar verilir: halife,çavuş.onbaşı,vekil,sıfat şeyhi gibi.Bizim sufisim algımızda bu unvanların yeri yok.Biri bu işle görevlendirilir.El alan insan onu tanır.El verenin görevi bir müridin virdini yapıp yapmadığıyla uğraşmak değildir;o, el verip kenara çıkar. Virt yapanı mürşidin vesileliğiyle “Allah” yetiştirir. Şeytan:”El veren insan seni görüyor. Ayıp olur, virdini yap.”der. O da o korkuyla virdini yapar ve kaybeder. Bu virt batıldır. Yapana da hiçbir hayrı yoktur. 

Bir virdi şeyh hatırına yapmak dahi aynı şeydir. Hiç kimsenin hatırına ibadet yapılmaz, hizmet de edilmez; yapılırsa batıl bir muamele olur. El veren insanın böyle bir görevi üslenmesi düşünmek kabul edilemez O yolu anlatmakla görevlidir. Allah’a yönelişte talebeye hizmet için vardır; müridin virdini, ibadetini takip etmek Allah’ın görevli ruhani elçilerine kalmış bir iştir. Müritler, asla kimsenin hatırı işin ibadet edip,hizmet yapmasınlar.Yapmışlarsa Allah’a tövbe etsinler.Şu olabilir.Bir insan el alır virdini yapmaz.Kalbinde tamamen dünya aşkı gezer durur.El alan kişiyle o mürit karşılaştığında onun perişan hali Allah tarafından ilham yollu yansıtılır. Hakikati hal böyle olmak gerekir, Allahu alem.

 



(Huriye S,İzmir /2007) Nefes tutularak lafza-yı celal çalışırken ilk anlarda boğazımız sıkılıyor gibi hissediyoruz. Belirli bir sure sonra rahatlıyoruz. Sebebi ne olabilir?

Nakşibendîlik yolunda, bizim bulunduğumuz ufuk, Allah’a seyri sulukta kullanılan isim “Allah” lafzıdır. Bütün nefis mertebeleri bu esmanın çalışılması ile geçilir. Bu esmayı gereği gibi çalışamayanlar, yolun ihsanlarından mahrum kalırlar, nefis menzillerini geçemezler. Lafzayı celal esması iki şekilde çekilir: nefes tutarak,nefes tutmaksızın.Her ikisinde de dilin damağa yapışık olması ve oynamaması temel şarttır.Her iki şekilde de zikir geçerlidir;ama tercih nefesi tutmaktadır.Gün boyu kimi insanlarla düşüp kalkmaktan,dünya telaşından,kalbin Allah düşüncesinden kopmasından dolayı ulvi latifeler perişan olur.Lafzayı celale başlarken birden sıkıntı doğar;çünkü latifelerin nur daireleri uygun bir şekilde dönmemektedir.Allah esması ne zaman beş bin sınırına yaklaşsa kalpte bir rahatlama olur.Hatta bu virdi yaptıkça yapmak ister insan;çünkü latifeler Allah esmasının nuruyla güzelce çalışmaya başlamıştır.Nakşibendilik yolunda “vukufu kalbi” yani kalbin çalışması esastır.Bunu yapamayanlar Nakşibendi sırlarından mahrum kalırlar.

Bazı sufiler esmayı hünsadan diğer adları çalışarak seyri sülük yapmayı caiz görmüşlerdir.Bu algı Nakşibendilik yoluna uygun düşmemektedir.İmam Rabbani Mevlana Halidi Hazretlerininin algısınca seyri süluk yapanlar,bizim kardeşlerimiz ,yalnızca “Allah” esmasını çalışmalıdırlar.Buna nefyi ispat dersi “lailahe illallah”, “salavat” da dahildir.Kelimeyi tevhid dersi de dil damağa yapışık olarak gizli yapılır.Kelimeyi tevhidi nefes tutarak çekmeye gerek yoktur;ama çekilirse de olur.Allah esmasını çalışmada latifelerin nurlandırılmasında en alt sınır beş bindir.Bu sayıdan aşağı çalışanlar hiç olmazsa bin beş yüze yakın o da olmuyorsa beş yüz adet çekiversinler.Bu olmuyorsa seyri süluklarında asla muvaffak olamazlar.Yolun ihsanlarına,sırlarına,şirin ve nurlu kerametlerine ulaşamazlar.
Sadatın maddi manevi yardımları üzerlerinden kesilir,kendi başlarına kalakalırlar.Böylelerinin kuruyup gitmeleri an meselesidir.

Bizim dairede olanlar,nefesi hapsederek, taban beş yüz olmak şartıyla diledikleri sayıda bu zikri yapmadan yana serbest bırakılmışlardır.Şakirtler istedikleri sayıda bu virdi yapabilir.Lafzayı celal virdini yapanlar mutlaka sünnet dairesinde kalmalı,bidatlardan kaçınmalıdırlar.Gerçek huzur bu mübarek adı hakkıyla çalışma devletine bağlıdır.Allah en doğrusunu bilir.

 



(Huriye S,İzmir /2007) Arabî ilimler için medrese eğitimi görmek istiyoruz; ancak hizmetimiz gereği bu mümkün görünmüyor. İlim alıp bitirinceye dek(İlim bitmez ancak kastım temel bilgileri alıncaya dek)hizmetimize ara verebilir miyiz?

Arapça öğrenmek amacıyla hizmetlere belli bir dönem ara vermek doğru değildir. Ahir zamanda insanlar sel gibi küfre giderken onlardan kimilerinin elinden tutmak adına bu isteklerden arınmalıyız. Arapça niçin öğrenilecektir? Bütün diller Allah’ındır. Bir dil mübarek, diğeri değil demek dinin özünde yer almaz. Bu tür isteklerde şeytanın ayak sesleri var. Kimi insanlar yıllarca medreseye gider Arapça öğrenir. Arpça öğrenince ne olur? Hadisler dahil her şeyin tercümesi var.Dil öğrenmek güzel bir şeydir ama gerekiyorsa.Kimi insanlar var sufisim yoluna girerler hemen hafız olma aşkıyla yanmaya başlarlar…Yıllarca uğraşırlar hafız olamazlar.

Sufisim virtlerinden mahrum kalarak ahiret yurduna göçerler.Mürşidimiz İmam Rabbani Hazretleri bir müridin zikrullahı bırakıp Kur’an okuyarak zamanını geçirmesini dahi doğru bulmaz…Zikir hakikatıyla kalp tatmin olduktan sonra Kur’an’a dönmeyi öğütler.Hiçbir gerek yokken Arapça öğrenmek aşkı ile yanmak zaman kaybetmekten başka bir şey değildir.Hem Arapça’yı bilen cennete gitmez;hem Muhammet Mehdi Aleyhisselam dahi bu topraklardan zuhur eder,Arapça bilip Türkçe konuşur inşallah.Önerim bilim dili olarak İngilizceyi öğrenmeniz.Türkçeyi sevip geliştirmeniz. Allah en doğrusunu bilir.

 



(Huriye S,İzmir /2007) Günlük hayatta bayanın yerini yolumuzun, büyüklerimizin gözü ile anlatabilir misiniz? Ayrıca testtürümüz hususunda dikkat etmemiz gerekenler nelerdir? Asrımıza bakan değişiklikleri bir de büyüğümüzün yorumuyla lütfeder misiniz?

Ahir zamanda en büyük fitne dünya serveti elde etmek, bir de bayanlar yüzünden olacak. Bayanlar vasıtasıyla insanlar fevc fevc delalete düşüp kaybedecekler. Anne bir evin hayat ağacıdır.O iffetli ve iyi olursa toplum da iyi olur.Kimi güzel zatlar bayanlara yönelik özel hizmet birimleri kurarak insanlığa büyük hizmetler etmekteler.Cennetin annelerin ayağı altında olduğu sahih bir rivayettir.İslam dini kadınlara büyük özgürlükler sağlamış,onları cahiliye döneminin bağnazlık algısından kurtarıp özgürlüklerini vermiştir.Toplumda,topluluğumuzda bayanların her zaman özel bir yeri vardır.Onlar rahmeti,şefkati temsil ederler.

Tesettür çağın,toplumun genel kabullerinin dışında olmamalıdır.Toplumun dikkatini çekecek şekilde garip garip kıyafetler giymek de doğru değildir.Kara çarşaf giymek dininin bir buyruğu değildir.Hatta bunda gizli bir riya saklı olabilir.İslam sevgi,hoşgörü dinidir.İnsanları kalıplara şekillere sokmak bu dinin özünde yoktur.Bayan kardeşlerimiz  kara çarşaf giymesinler.Erkek kardeşlerimiz de cübbe giyip sarık sararak topluma açılmasınlar.Bunda bir afat vardır.Bayanlar başörtüsünü “moda” niyetiyle de örtmesinler.Onda dahi bereket olmaz.

Orta yol insanı olup topluma,geleneklere ters düşmeden halktan biri gibi giyinmek medeni dünyaya açılmak en güzelidir.Sünnete ittiba ibadette olur.Dünya işlerinde sünnete uymak yoktur.Mesela deveye binmek sünnet değildir.Bayan ve erkek kardeşlerimiz dinin emrettiği sınırlar çerçevesinde kalıp örtünmeli,dışlarını süslemekten çok içleriyle uğraş vermelidirler.Kendilerine yakıştırdıkları giysileri özgürce giymelidirler.Din, giyim kuşam şekilleri ile uğraşmaz.Şu kısımları örtünüz der.Ama bu kotla olmuş,ama ketenle,ama kumaşla… Bu bireyin tercihine kalmış. Çarşaf giyenler, cübbe takıp sarık sararak topluma açıla dairemizde barınamazlar. Başka yollar için ruhsat varsa da bizim kardeşlerimize bu ruhsat yoktur. Allah en doğrusunu bilir.

 

 



(Huriye S,İzmir /2007) Hizmetimiz gereği sürekli avamla oturup kalkıyor, yiyip içiyoruz; bazen manevi olarak bomboş kaldığımızı hissediyoruz. Böyle zamanlarda özellikle baş ağrısı, ağırlık, takatsizlik ve halsizlik görülüyor. Kendimizi koruma adına ne yapabiliriz?

Nakşibendiler yazılmamış beyaz bir sayfa gibidirler. Kara lekeler hemen gönüllerinde iz bırakır. Kimle oturup kalktığımız çok önemli. Bulunduğunuz daire, bizim öz hizmet dairemiz değilse. Zülcenaheyn sırrıyla rıza adına oralarda bir şeyler yapılıyor demektir. İnşallah kim ki bu yollar için bir şeyler yapmaya gayret etmiş, bu uğurda hak ve hakikatı yayma adına bir şeyler yapmış Allah onun mükâfatını kat kat verir. Böyle hizmetlerde bulunurken Allah’ın  “Rahim”, “şefkat” esmasıyla o kullara sevgiyle, sanat-ı ilahi olarak bakmak sıkıntıların yegâne çaresidir. 

Bu bakış açısı aynı zamanda en büyük tefekkürdür. İnsanları veli olarak bilmek, şu an değilse son nefeste kazanacaklar diye onları tefekkür etmek ayrımsız olarak “şefkatle” onlara sevgi göstermek buna en güzel çaredir. Cinlerin,şeytanların,insanların şerrine karşı “istiaze”  “sığınma” sünnetine uymak diğer bir çaredir.Bu algının hemen sonrasında “bütün yaratılanlar şanda,ilimde,sevapta benden yücedir” diye kendi kendine telkin vermek ve buna inanmak size şehitler sevabı getirebilir.Önemli olan insanlığa hizmettir;bütün enbiyalar,evliyalar dertle gelip mihnetle gitmişlerdir.Zikrullah ve rabıta iyi değilse;gelen bütün sıkıntılar sizde kalır.Yapılacak bir diğer iş de seherleri,akşamları zikrullah ve rabıta adına ihya etmekte saklıdır.Bu zayıfsa her şey sıkıntılıdır. Allah en doğrusunu bilir.

 



(Huriye S,İzmir /2007) Nefsimize baktığımızda halk arasında Hak’la olmak,hizmet etmek cok ağır geliyor...Ancak köşemize cekilip Rahman’a yakın olmak için bir şeyler yapmak (en azından hizmetteki kadar yoğun olmayan bir tempoda) seyr-i sülük ise kolay geliyor…Bu konuda ne lütfedersiniz?

Bizim hizmet algımız tamamen Nakşibendîlik ufkuna açılır. Nakşibendîlik ise ashap efendilerimizin yani kutsi havarilerin yoludur. Sadatın büyükleri müritlere halveti değil; halkın içinde kalarak hizmet etmeyi ön görmüşlerdir; fakat bu algı erkekler içindir. Bayanların bir zaruret olmaksızın sırf halkın içinde olayım zannıyla sokağa çıkıp dolanmasında bir bereket yoktur. Halkın içinde kalmak da daire dairedir. Burada murat hizmet amaçlı halkın içinde olma, onlara hayrı anlatma şekline yöneliktir. Hiçbir gereği yokken çarşı pazar gezip laubali insanlarla düşüp kalkmak halkın içinde olmak sırrından uzaktır.

Bir sufi,dünya işleri ve hizmet vazifeleri dışında fırsat bulduğu an zikre geçmeli,rabıta yoluyla Allah’a kaçmalı,bunu amaç edinmelidir.Ya da kendine lazım olan yol bilgilerini öğrenmelidir.Zikir,ibadet,rabıta ve ilim öğrenmek bir talebenin asli vazifeleri arsındadır.İnsan olmanın gereği olarak sosyal bir çevrede yaşama adına insanlarla,komşularla hoş geçinmek ne güzel bir erdemdir.Eve kapanıp,sokakla ilgiyi kesmekte hayır yoktur,hatta şöhret ve afat vardır.Denge iyi korunmalıdır,önemli olan sadece niyettir.Mümin denge insanıdır.Aşırılıklardan sakınmasını bilir.Bir talebe ki Nakşibendi’dir;ona ne yapması gerektiğini kalbi söyler.Kalbe tabi olmak büyüklerimizin bir öğüdüdür. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Eda G,Urfa/2007) Virdimizi çekemediğimiz bir gün olursa diğer gün kaza edebiliyor muyuz? Virdimizi günün hangi vaktinde çekmemiz daha makbuldür?

Tarikat virtleri arş-ı-azamdan Kur’an yoluyla arştan gelen sırlı virtlerdir,bereketlerdir.Bütün hakiki tariklerin virtleri ismi azam sırrıyla Allah’ın arşından süzülür iner.Milyonlar bereketi olan bu nurlu virtler “nafile” ibadet hükmünde olduğundan kaza edilmesi sünnet-i seniye ile bağdaşmamaktadır. Yapılsa ne olur? 

Bidat bir muamele olur.Biz İmam Rabbani Hazretleri’nin algısına,bakış açısına tamamen tabi olan bir topluluğuz;o nedenle bidatların güzeline de hayırsızına da uymakla yükümlü değiliz.Sünnet olmayan hiçbir şeyi yapmakla kardeşlerimiz mükellef olamaz.Teheccüd namazı kılmak güzel bir sünnettir;fakat imamla teheccüd namazı kılınsa bu bidat olur.Her bidat bir sünneti öldürür.Bu dairede olan kardeşlerimiz kılı kırk yararak bidat mı değil mi diye ibadetlerini gözden geçirsinler.Böyle yaparlarsa Allah gönüllerine inşirah salar,onları aziz kılacak risalet nurlarıyla tanıştırır. Virt nafile bir ibadet olduğundan zaman verilemez. Ama seherlerde yapılan virtler ve dualar çok daha makbuldür. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 

 



(Eda G,Urfa/2007) Virdimi çekerken bazı zamanlar ruhumun bedenden ayrıldığını hissediyorum, kendimi çok kaptırdığım için mi böyle hissediyorum yoksa yolumuzun bir sır perdesi mi?

Virt yaparken murat edilen mana sekir halinden, fena halinden yana kimi hallerle şereflenip tat almak; o anlatılamaz lezzetle ruhen Allah’a çekilmek, O’nunla bütünleşmeye, cezbesine yanmaya çalışmaktır. Bütün bu haller mürşidin kalbinden yol bulup gelen teveccüh bereketiyle olur; bu hal dahi “fena” (yok olma hali) dairesinden nasiplerdir. Böyle bir anda yaptığınız virdi terk ediniz. Dilinizi kapayıp, Nakşi algısıyla size gelen haldeki tatta Allah’ı arayıp,onunla aşkla bütünleşmeye bakınız.Bu hal geçince yine virdinize devam ediniz.Bu evliya bereketine sizin üzerinize yayılıp duran bir nimet-i ilahidir.Daha fazlasını umunuz;manevi olarak gelen hiçbir güzel halle yetinmeyiniz.Bu, ruhani,şirin,nurani bir haldir. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Eda G,Urfa/2007) Allah korusun ama merak ettiğim bir soru. Bu yoldan hangi hatalarımız nedeniyle çıkartılırız,atılırız?

Sufisim yolları Hakkın muradında olan, nazlı, şirin ve cilveli bir yollardır. Bir talebe iki şekilde yolundan olur: Biri kendi rızasıyla: “Ben bu yoldan ayrıldım .” demek şekliyle; bir diğeri de ısrarla büyük günahları işlemeye devam edip durmakladır. Ayrılığa gidişin çok değişik yolları vardır. En önemlisi, el veren insanla istişareyi, kalbi sevgi, saygı bağını muhafaza etmek, itaat disiplini içinde olmak; bir kenara çekilip onunla irtibat kurmamak, izini kaybettirmektir. Kardeşleriyle dayanışmayı terk edip kocası, çocukları evi içinde çürüyüp yok olmaktır. El alan kişiler; bir vesileyle kardeşleriyle dostluğu pekiştirmeli, el aldığı insanı kalben unutmamalı, onun önerdiği hizmeti yapıp duasıyla kendine destek olmalı; Allah için olan kardeşlik bağını gönülden koparmamalıdır. Cemaatler dairesi geniştir. Allah’ın sufisim dairesine özel bir ikramı vardır.

Bu yoldan mahrum kalmamak el alınan insanla irtibatı, kalbi alakayı koparmamaya dua desteğine bağlıdır. Kim ki kalbi olarak el aldığı insanla irtibatını kesmiş, onun istişare ve hizmet modelinin dışına çıkarak kendi başına Allah’a ulaşmak için uğraş içine girmiştir; böyleleri sadatın dua ve himmetlerinin dışına çıkarlar. Bunu dahi canlarında yaşarlar. Aile düzeni, ibadet feyzi diye bir şey kalmaz. El veren insan ummasa da el alan talebe el vereni yolun hatırına sevip saymadan yana geri kalmamalıdır. Bir mürit ki el aldığı insan için: “Sıradan biri. Bir şey anladığı yok. Sırrı dahi yok.” gibilerinden sözler söylemektedir; o müridi Allah bin yıl geçse maksadına ulaştırmaz.Bir talebe el aldığı insana duyduğu hüsnüzan oranında feyizlere masaddak olur,bu Allah’ın bir muradı ve sırrıdır. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Hilal Ö,Batman/2007) Sufisim virtlerini çekerken neden belli sayıda estağfurullah çekiyoruz. Başka bir sayı değil de neden şu kadar sayıda estağfurullah?

Efendimiz Aleyhisselamı:“Allah’a giden yollar yaratılan mahlûkat sayısıncadır.” der. Sufisim yolu ruhani sırlar yoludur. Her bir yolun Allah’a ulaşmasından yana kendilerine özel usulleri vardır. Ruhani yolun talipleri olan talebeler mürşitlerinin verdiği sayıda istiğfar ederek silsile aracılığıyla Allah’a kurbiyet sağlarlar. Bu ilahi bir şifredir. Günlük virdinde bu istiğfar sayısına dikkat etmemek az ya da fazla yapmak adapsızlıktandır. Böyle yapan silsile vesileliğiyle kendi ruhani ağına bağlanamaz, vartaya düşer ayağı kayar. Bu sayı hem sır, hem ismi azam cilvesi hem silsiledeki sadatların ruhaniyetlerini vesile kılarak Hakk’a ulaşma pratiğidir.
Mesela müritler mürşit tarafından yüz otuz üç defa istiğfar çekerek virtlerini yapmakla görevlendirilseler; talebeler o sayıda değil de yüz otuz iki defa istiğfar ederek virtlerini yapsalar silsilelerinin nurlar âlemine giremezler; o hattı bulamazlar, silsileye bağlanamazlar. Dairenin dışına itilirler. Hakiki tariklerin virtlerindeki istiğfar sayıları ruhani dünyanın kapısını çalmak; o silsiledeki sadatın dua ve himmeti şefaatini kendine vesile yaparak kalp ayağıyla Allah’a uzanmak ruhsatıdır. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu âlem.

 



(Hilal Ö,Batman/2007) Rabıtanın aslı nedir? Nasıl ve niçin yapılır?

Rabıta sözcüğü iki nesneyi birbirine bağlayıp kenetleyen şey anlamındadır. Dilimizde bu sözcüğün tam karşılığı “sevgi bağı”dır. Allah’ın dayanılmaz güzellikte yakıcı bir nuru vardır. Musa Aleyhisselam dahi O nuru gözleriyle görmeye dayanamamış, baygınlık geçirmiş, koca dağ o nurun açığa çıkmasıyla su gibi erimiştir. Rabıta ruhani dünyadan gelen ve içinde ismi azam sırrı olan mübarek bir sevgi bağı pratiğidir. Rabıta hem devadır, hem de zehirdir. Rabıta yüzünden delaleti boylamak, hatta hak daireden çıkarak şeytanın eline geçip hüsrana uğramak da mümkündür. Allah’a biat Efendimiz Aleyhisselamın kalp-i nuranisi eliyle, hakiki silsile marifetiyle o yollara intisapla olur. Allah hakiki evliyasında “nefis ve benlikten yana” bir şey bırakmaz. Onları fena ve bekanın sırrına ulaştırır. Böyle sırlara ulaşan evliyalar ilahi ruhsatla kendilerini rabıtaya izin verirler. Allah bekanın ve fenanın sırrına ermiş evliyasının simasıyla müritlere tecelli eder. Müritlerin latifeleri Allah’ın nurunu kaldıramaz, hiçbir kimse doğrudan Allah ile görüşüp konuşmadan yana bir kudreti kendinde bulamaz. Cebrail Aleyhisselam bile Allah’ı doğrudan göremez, nurdan bir perde arkasında kalarak buyruğunu alır, melekût âlemine iletir. Bunu yaparken dahi belli bir mesafeye kadardır geleceği yer. Eğer o yeri geçerse yanıp kül olur, helak olur. Neden? Allah’ın güzelliğinden ve nurundan. Bu sır dairesinden bakılırsa hakiki insanı kâmil sıfatıyla tecelli edenin Hakk olduğu görülür; ayrıca rabıtada tecelli eden ruh u küllidir, yani Allah’tır. Hakiki bir yola biat eden talibe düşen şey bu sırları bilerek sevgi bağıyla mürşide teslim olmak, onun evladı hükmünde olduğunu bilmek ve verdiği vazifeleri yapmaktır. Bir insan, keramet sahibi bir veli, hatta halife olabilir; kalp gözü açık bir şeyh de olabilir; eğer o “beka ve fena” sırrına ulaşmamış; ilahi ruhsatla rabıta izni almamış ise müritlerine rabıta vermesi caiz değildir; çünkü şeytan bu veli, halife, mürşit şekliyle temessül ederek müritleri azdırıp yoldan etmekten yana ruhsata sahip olur. Burada çok hassas bir sınır var.Silsile hak,el veren hak fakat rabıta edilen ruhsatsızsa;o talebeleri şeytan teslim alabilir.O talebelere tasarruf şeytandan olur,müritler nursuzlaşır ve sevimsizleşirler.Ayakları kayar,delaleti boylarlar.Bu sırdan dolayı insanın mürşidini yolun başında tecrübe etmesi yerinde bir muamele olur.Rabıtası hak olmayan bir mürşit asla rabıta edilmemelidir.Ondan hemen ayrılmak başka bir hak mürşit bulmak güzel bir muameledir.

Rabıta yapan mürit, şeytanın hilesiyle mürşidi gaye bilirse o zaman da vartaları boylar. Mürşide vesilelikten öte bir makam vermemek ve her şeyi Allah’tan bilmek gerekir. Mürşit ilahi nurları, tecellileri yansıtan bir ruhani ayna bilinmelidir. Rabıtanın çok usulleri var: Mürşidin kalıbını ruhani bir elbise gibi giyip Allah’ı düşünmek, mürşidin simasını bir ayna bilip oradan yansıyan nurlar altında kendini kalıyor bilmek, gibi çok değişik usulleri vardır. Önemli olan vesile yoluyla Allah’a yönelmek ona teveccüh etmektir. Bu pratikten sonra Efendimiz Aleyhisselamı, daha sonra da Allah’ı rabıta etmek sufisimin rabıta pratikleri arasında yer alır. Yolun başında yol kardeşlerini sevmek, onların sevgisinde fani olmak da diğer bir rabıta şeklidir.

Ancak, rabıtada aşırıya gidilmemelidir. Çünkü bu, şeyhler hakkında da aşırıya gitmeye sebep olur. Hiç şüphesiz ki, aşırılık, Peygamber Efendimiz hakkında bile olsa yerilmiştir. Allah Teala: “Ey iman edenler! Dininizde aşırı gitmeyin!” (Nisa; 171) diye buyurmuştur. Resulullah (sav) de: "Hıristiyanların Hz. İsa’yı, onda olmayan şeylerle onu övüp aşırılığa düştüğü gibi siz de beni övmekte aşırılığa düşmeyin. Benim için, ‘O, Allah’ın kulu ve Resul’üdür.’ deyin.” diye buyurmuştur. (Buhari; 11/268)Şeyh Ahmed er-Rufai “el-Hikem” isimli kitabında şöyle der: “Aşırılığa düşenlerin hatalarına düşüp de şeyhlerin masum (günahsız) olduğuna inanma ve kesinlikle senle Allah arasındaki bir durumda şeyhlere yönelme! Çünkü Allah azameti konusunda hassastır, kendi zatıyla ilgili olan bir konuda, hiç kimseyi, kendisi ve kulunun arasına koymaktan hoşlanmaz. Evet, şeyhler Allah’a ulaştıran rehberler ve onun yoluna girmeye vesilelerdir."Şeyh Ahmed er-Rufai Hazretleri devamla şöyle buyurmaktadır: “Horasan sufilerinden bazı acemler, ‘Muhakkak ki, büyük sufi İbn Şehriyar (k.s)'ın ruhu, Acem ve Arap sufilerini düzenleyip idare etmektedir’ demişlerdir. Hâşâ! Onlar her şeyi yaratan Vehhab Allah değiller ki!” Bunun ardından o şöyle demiştir: “Ey hakikat yolunun yolcusu! Acemlerde görülen bu ifrat ve tefritten şiddetle sakın. Kuşkusuz ki, onlardan bazılarının yaptığı amellerde, Resulullah (sav)’ın sarihen nehyetmiş olduğu aşırılık vardır.” Ve demiştir ki: “Şeyhin dergâhını takdis etme. Onun kabrini put edinme ve onun haliyle hallenmeyi de çıkar aracı yapma. Kamil mürit, şeyhiyle iftihar eden değil, şeyhin kendisiyle iftihar ettiği kimsedir. Şeyh Allah yolunun yolcusunu, salih amellere sevk eden, onun zikir ve amellere devam etmesini sağlayan bir yönlendiricidir. Onu; yolun engebelerinden, nefsin hilelerinden ve şeytanın desiselerinden kurtaran bir rehberdir. Rabıtada amaç mürşit değil Allah olmalı ;mürşit Hakka ulaşmada sadece nurlu,şirin,mübarek ve gerekli bir vesiledir. Hakikati hal böyle olmak lazım gelir, Allahu alem.

 

 



(Hilal Ö,Batman /2007) Ervah aleminde kullanılan dil Süryanice denilmekte…Bunun sırrı nedir?

Allah âlemleri yaratırken her bir hayat mertebesine esmasıyla tecelli etmiş, o hayatlara uygun kanunlar koymuş. Mesela denizlerde hayat süren mahlûkun yaşam kanunları ayrı, bitkilerin ayrı; insanlarınki ayrıdır. Bunun gibi ruhani âlemlerin de dünya hayatından ayrı olan çok değişik hayatları, tat ve lezzet alma şekilleri vardır. Bir rivayette on sekiz bin âlemden söz edilir. Bu âlemlerin her birinde dahi milyonlarca hayat kanunu var. Ruhani alemlere(cinler,ruhaniler,melekler) dil olarak Süryaniceyi öğretilmiş.Onlar  birtakım Süryanice adları söyleyerek kendi hayat kanunlarına uygun kimi vazifeleri yapabilme konumunda olmuşlardır.Mesela İmam Ali Radıyallhu Anhum’a ait olduğu söylenilen, Nur mesleğinde mühim ve sırlı bir dua kasidesi sayılan  Celcelütiye Süryanice ağırlıklı bir dil servetiyle yazılmıştır.Bu kasidenin aslının vahyi olduğu,Efendimiz Aleyhisselama Cibril Aleyhisselam vasıtasıyla geldiği Risale-yi Nurlarda beyan edilir.

Süryanicede bir harfin bazen sayfalarca süren anlamı olur; yani bu lisanda anlam yoğunluğu çok yüksektir.Adem Aleyhisselamın dahi Süryanice konuştuğu rivayet edilir.İsm-i azam mertebesindeki kimi sırlar vardır ki ancak Süryanice ile ifade edilebilir.Mesela Kur’an-ı kerim Arapçadır; fakat  (Ya Sin,Nun,Kaf,Ta Ha,Elif Lam Mim) gibi huruflar şifredir,sırdır;Yüz binlerce ilahi sır bu şifrelerde saklıdır ve bunlar Süryanice’dir.İlm-i havas arasında meşhur olan Berhetiye adlı bir dua vardır.Ordaki kelimelere bakarsanız Süryaniceyle yazıldığını görürsünüz.Mesela “tetlih” kelimesi… Bu kelime “Subbuhun,Kuddüsün,Mucirun,Habirun” esmalarının bütün  ismi azam derecelerini içinde barındırır.

Celcelütiye’de geçen Süryanice “alet ve teşamehat” kelimelerine bir bakın.Bu kelimelerin delalet ettiği ilahi sırlarını yazmaktan yana havas evliyaları şaşkına dönmüşlerdir;bu kelimelerin manasını vermekten yana takatsiz kalmışlardır.Süryanice daha çok metafizik dünyaya,ruhlar alemindeki hayat kanunlarına uygun düşen bir dildir.Ruhani alemin sırlarını,hayat kanunlarını hatta şekil değiştirerek temessüller edebilmelerindeki sırlar dahi bu mübarek dildeki kelimelerde saklıdır.Ruhaniler,Süryanice kimi kelimeleri belli sayıda söyleyerek değişik şekillerde temessül edebilirler. Süryanice hem cennet lisanı hem ruhlar dilidir.Bebeklerin babıldama seslerinde bile Süryanice anlamların saklı olduğu El-İbriz (Kitabul İbriz)’de anlatılır.Hakikati hal böyle olmak lazım gelir,Allahu alem.

 

 



( Hilal Ö,Batman/2007) Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmasının hikmeti nedir?

Allah kuvvetin, kudretin ve takdirin yegâne sahibidir; O, her işini hikmetle ve noksansız yapandır. İnsanların çok azı onun yaratış sırrına vukuftur. Kur’anda kadının erkeğin kaburga kemiğinden ya da omurgasından yaratılmış olmasına değinilmemiş. Böyle bir yaratılmayı beyan eden herhangi bir ayet de yoktur: Kur’anda  yaratılışla ilgili olarak birkaç ayet var. Biri şöyle:

“ Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra, bir damla sudan sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir." (Hac Suresi, 5)

Ayetteki “topraktan” yaratma beyanı dünya hayatıyla değil “ahiret hayatıyla” ilgili olmak lazım gelir. “Bir damla sudan” yaratma beyanı ise dünya hayatına bakar. “alak, bir çiğnem et parçası” ise sudan yaratılan insanın anne karnındaki gelişim aşamalarıdır. Burada birkaç dairede yaratma sırrı var. Topraktan yaratılma sırrı, dünyaya gelmeden önce cennette hayat süren insanların yaratılışını kapsar. Su sırrı ise dünya hayatına anne karnından geliş sırrını içine alır. Bir başka ilahi sır bu yaratmaların insanın dış giydirmesi olan fiziksel bedeniyle ilgili olmasıdır. Ruh Allah’tan bir nefhadır. Anne-baba karnında su ile hayat bulan, gelişen, şekillenerek büyüyen ruh değildir. Hiçbir anne-baba çocuğunun ruhunun babası ya da annesi değildir. Ahiret hayatına bakan yönüyle Hazreti Âdem Aleyhisselam dahi bizim atamız değildir. 

Cennetten çıkarılıp dünya hayatında yaşamaya bağlı olarak nesillerin meydana geldiği Âdemin çocukları “sudan yaratılan” insanlardır. Dikkat edilirse ayette cinsiyet ayrımı yapılmamış. İnsan genellemesiyle kadın erkek bir olarak verilmiş. Kimi insanlar hadislerde kadının erkeğin eğe ya da omurga kemiğinden yaratıldığından söz edildiğini aktarırlar Bu hadis sahihse manası dahi mütaşabihtir;çünkü hadis ayete ters düşemez.

Eğe ya da kaburga kemiğinden yaratılmasında murat erkeğin her şeyiyle kadına muhtaç olacağı, ona musahhar olarak gönül süruru bulacağı, nesillerin devamında dahi bu yakınlığın gerekli olduğu hikmeti saklıdır. Yaratılışça erkek bütün duygularıyla kadına bağlanmış, kadınlar da her yönüyle erkeğe muhtaç kılınmış demektir. Eşler arasındaki sevgi bağında, nesillerin devamında erkeğin kadınsız; kadının erkeksiz olamayacağı hatırlatılmıştır. Bir diğer yön de huy bakımından kadınların erkeklerden farklı olacakları, eğri işler yapmaya fıtraten meyilli bulunacakları bu sırdan dolayı erkeklerin onları fazlaca doğrultmaya kalkışmayıp hoş görmeleri gerektiği muradına yöneliktir.Haikikatı hal bu olmak lazım gelir. Allahu âlem.

 

 



Bir bilimsel araştırmada insanların büyük çoğunluğunun rüyada müzik duymadığıdan bahsediyor? Benim rüyalarımda sıklıkla müzik oluyor, değişik enstrümanları sanki gerçek hayatta çalınmaları gibi duyarım, daha önce hiç duymadığım ezgiler ve müzikler duyarım. Hatta bazen öyle olur ki rüyamdaki müziğin çok gürültülü olmasından dolayı uyanırım. Bunun izahı ne olabilir acaba?

Rüyalar dili görseldir...Orda insanların konuşması bile sınırlandırılmıştır...Rüyada müzik duymamanın sırrı da budur. Sizin sıklıkla müzik duymanız, ötesel sevgi dilinin uzantısı olan besteleri sezme yetiniz ile ilgilidir...Doğanızda müziğe olan tutkunuz, bu yollu besteleri algılamanıza neden olmaktadır. Yaratılışınızda Allah tarafından size armağan edilen ve çoğu insana bağışlanmayan büyük bir müzik kabiliyeti var...Rüyada duyduğunuzu söylediğiniz müzik dahi ilgi duyduğunuz enstrümanlala çalınmakta...Yani çagdaş Batı müziğiyle bu olmakta..Bestekarlardan rüya ya da ilham yollu eser veren pek çoktur. 

Ötesel yaşamı, ötesel aşkı bazı bestekarların yapıtlarında duymak, sezmek  söz konusu olabilir...Allah kendi kudretinden bazı insanları müzikal kabiliyetle donatır. Sözgelimi Mozart gibi...Kitaro gibi...Onların bestesinde dahi müzik vergisinin sezgisel tınılarına tanık olunabilir. Yaratışınızda çok sesli çalgı aletlerine, çağdaş Batı enstrümanlarına Allah tarafından bağışlanan bir kabiliyet konmuş...Bu kabiliyeti yok saymak, buna sırt dönmek övünülecek değil utanılacak bir şeydir. Yeteneği bağışlayanı gözardı etmektir. Müslümanların müzik algısı cidden acınacak zavallılıkta...Dini müzik adını verdikleri bir algıyla neyi mümin, yan fülütü, kemanı kafir olarak algılamaktalar.

İnsan mucize bir varlık...Ona konuşma kabiliyeti bağışlanmış...Ağzı bozuk küfürbaz kaba saba insanların konuşmasında yaratanın bir kusuru yoktur...Müzik aletleri de böyledir...O dünya hep sonsuz aşkı, ilahi esmaları haykırır...Ama bazı müzisyenler ağzı bozuk insanlar gibi hep şehvet algılı bayağı besteler yapıyorlarsa bu kendi sorunlarıdır. Evet, Allah kimilerini Mozart, Kitaro, Itri yaratılışla dünyaya yollamış...Bu yaratılışta olanlar yeteneği vereni anımsayıp beste yapmalılar...Bu yollu saatler süren beste çalışmaları dahi saygınca bir iştir...Allah en doğrusunu hakkıyla bilendir.

Selam ve dua ile…



Değişik kişilerin aynı anda aynı rüyayi görmeleri nasıl olmaktadır?

Bazen ruhlar seyr halinde, yükselişte aynı tabloyu izlerler...Birbirinden bağımsız olarak pek çok ruh, aynı rüyayı görebilir. Bir tv yayını düşünün...Haber okuyan bir kişi; ama o kanalı açan her evde o haber okuyan görünebilir. Ruhlar da bazen yükseliş anında bir konakta aynı rüyayı görebilirler...Bu rüyanın hayırlı olduğuna bir delil değildir...Çok doğal olan, sıradan işlerdendir...Özellikle şeytan ve avanesi bu yolla hak tarikatta birini halife olarak ön görürler...Bu rüyayı dahi bir anda beş on kişi görür...Rüyayı dinleyenler kalben havalara sıçrarlar...Çünkü bu bir beşarettir...Rüyayı dahi onlarca kişi görmüştür...Başlarlar o insanı halife bilmeye...Şeyhe gösterilen hürmeti kendine göstermeye...Rüyalar yüzde doksan dokuz nokta dokuz şeytanidir...İnsanlar rüya hatta istihare yollu delalete sürüklenmekteler...Burada istihareden kasıt, niyetini rüyada renk olarak görme algısıyla ilgili...Dinde bu algı yoktur...Önemli olan kalbin yatkınlığı, yakınlığıdır...Nasıl ki dünya olaylarından herhangi birine binlerce insan bakıp tanık olabilir; misal aleminin gerçek ya da hayal görüntülerine bir anda binlerce kişi tanık olabilmektedir...



Rüyalarda ruh ve nefsin konumu nedir? Rüya anında bu ikisi de dünya hayatındaki fonksiyonlarını sürdürürler mi?

Rüyada ruh görme işlevinin tanığıdır...Gel gör ki dünya sınaması için bütün ulvi latifeler nefsin eline verilmiştir. Nefis olmadan onlara ait görme, tatma gibi her şey yok hükmündedir. Ruh dünya hayatı kanununa bağlı değildir. Mesela delice birbirine aşık olan insanların letaifleri bir astral beden gibi yan yana gelebilirler. Bundan dahi aşıkların haberi olmaz...

Bazen bir velinin letaifi veliden habersiz olarak başka şehirlerde cisim halinde dolaşırken görülebilir. Sufilerin rabıta yolu ile irtibata geçmeye çalıştığı da mürşidin miracını tamamlayan letaiflerinden başka bir şey değildir. Rüya anında nefis ve ruh dünyadaki bedenle ilgi içinde olurlar. Bir şey yiyen tadını alabilir...Ama bunda da bir sınır vardır. Rüyada idam edilen ölen, gerçek anlamda ölmez. Ne şekilde olursa olsun rüya anında nefsin ve ruhun yaşamsal payı hep vardır...İster hayırdan, ister şerden olsun bütün rüyalar nefsin aynasına yansır. Nefis olmadan bunlar algılanamaz.



Rüyaların mahiyeti nedir? Hayal dediğimiz, sadece beyinsel işlevsellerden oluşan bir olay mıdır, yoksa rüya anında başka bir olgu veya alemde varoluşsallık mı var?

Rüya; insana ait ilahi emanet olan sır, ahfa, hafi, kalp, ruh, nefis gibi ruhaniyatın bir yaşantısıdır. Başlıca,
a) Melek vasıtasıyla
b) Şeytani tasarrufla (yüzde doksan dokuz nokta dokuz)
c) Beynin meşguliyetlerini kalp aynasına yansıtmasıyla
d) Allah tarafından gösterilen rüyalar başlıklarıyla dizini yapılabilir.

Beyinsel  bir işlevsellik değildir. Letaifler kendilerine ait sırla yükselip alemleri gezerken orada gördüklerini nefis aynasına yansıtırlar...Oranın kanunları farklı, buranın farklı olduğundan semboller aracılığıyla ruh aynasında semboller görünür. Bu nedenle misal alemi sırlarının, sembollerinin dünya hayat mertebesine tercümesi gerekir. Buna da tabir denir...İlhamla yapılması gerekir.

İnsan öz itibariyle ruhanidir. Bu cisim zorla ona giydirlimiştir...Ne varki ruhani yükselişler, alemler gezmeler hep gizlenmektedir. Allah onları bildirmemektedir.



(Bekir,T,Samsun,2008) Sevgide ölçü nedir?Hangi tür sevgi bir nurdur?

Sevgi iki caddedir…Nefis hesabına Allah hesabına…Allah hesabına olan sevgide ölçü sevilen şeyde Allah'ı görme ,anımsamadır…Bu sevgi kalbe gıdadır,şifadır…Perdelerin kalkmasına mühim bir vesiledir.Nefis hesabına olan sevgide Allah düşünülmez.Sevilen de zatı için sevilir.Bu sevgi kalbe perdedir.Sıkıntıdır.

Sevgi Cenab-ı Allah (c.c.) katından verilmiş olan büyük bir ihsandır.   Aileler, arkadaşlıklar, dostluklar, cemaatler, hep sevgiyle boy atıp gelişir ve ayakta dururlar.Sevgi ile, güzel ahlak, edep, doğruluk hasletleri arasında büyük bir ilgi vardır.  Bir toplumda sevilmenin en önemli nedeni de çevreye arkadaşlarına karşı sevgi duyan bir gönle sahip olmaktır.Sevgi gönülden gönle giden bir yoldur.   Cenab-ı Allah (c.c.) bir kulunu sevdi mi melaikelerine "Ben falanca kulumu seviyorum.  Siz de onu sevin," der.  Allah (c.c.) bir kulunu sevdi mi münafıklar, ehl-i gıybet hariç bütün samimi kullarına da o kulu sevdirir.Başkaları tarafından sevilmenin en önemli ölçütü cenab-ı Allah'a (c.c.) yaklaşmak ve onu sevmek, yarattığı bütün mahlukata karşı sevgi dolu bir sineye sahip olmaktır. Özellikle pek çok tasavvuf büyüğünün aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hala baş tacı edilip sevilmelerinin nedeni o kulların Allah'a (c.c.) aşık olmaları, bütün insanlığı Allah'ın (c.c.) bir sanatı olarak görüp ayırım yapmadan sevmeleriyle yakından ilgilidir.

İçi her an kin ve nefretle dolu olanlar, kendileri sevgiden toplumu mahrum ettiklerinden umumiyetle toplum tarafından sevilmeye layık görülmezler.Hakiki manada sevgi, velilerin gönüllerinde bulunur.   Veli olan cenab-ı Allah'ı (c.c.) sever.   Nebilerini, ashabını, evliyasını, asfiya ve şehidini sever.   Veli kin ve nefretin değil sevgi ve hoşgörünün insanı olduğundan bütün insanları bir ilahi sanat gözüyle görüp toplumu sever.   Bütün kainattaki mahlukları sever.   Böylesine bir velinin gönlü Vedüd esmasının tecellisiyle doludur.   İşin garip tarafı böyle bir veli hem kendini sevmez, hem kendini sevenleri sever; hem de kendini sevmeyenleri sever, kendine kötülük edenleri de sever...Böylesine bir veliyi sevenler, mıknatıs gibi ona doğru çekilirler.  Kolay kolay da bu sevgiden kurtulamazlar.   Bu tarz velilere duyulan sevgi   kulu cenab-ı Allah'a (c.c.) yaklaştırır.   Aslında sevgi adına anlaşan ruhlardır.   Cenab-ı Allah (c.c.) " ehl-i cehennem ile ehl-i cennetin" ruhlarını birbirine sevdirmemiştir.  Ehl-i cennet olan müminlerin ruhları mutlaka birbirlerini severler.Günümüzde tasavvuf adına eser veren bazı mürşitler, dünyayı, aileyi, eş ve çocukları, makamı, parayı, mal ve mülkü sevmemeyi öğütlerler.   Bu düşüncelere haddim olmayarak katılmadığımı belirtmek isterim.Bir insanda sevgi olmadan aile birlikteliği devam edemez.   Birbirini sevmeyen aileler, toplumlar, cemaatler batmaya mahkumdurlar.Bir insan, sevgisini mutlaka Allah hesabına çevirerek ailesini, çocuğunu, evini, makamını sevebilir.Mesela Allah bana bir eş vermiş, bir çocuk vermiş, bir ev, bir rızk, bir arkadaş vermiş diyerek Allah (c.c.) hesabına onları sevebiliriz.   Böyle bir sevgi insana büyük dereceler kazandırır.   Burada ölçü sevdiği nesnede Allah'ın (c.c.) İhsanını düşünmektir.

Şu çiçek ne kadar güzel diyerek onu sevmek kalbe perdedir.   Şu çiçeği Allah (c.c.) ne kadar güzel yaratmış diyerek onu sevmek kulu Allah'a (c.c.) yaklaştırır.Benim yavrum ne kadar güzel böyle diyerek sevmek büyük bir talihsizliktir.   Allah bana ne güzel bir emanet yollamış diyerek çocuğu sevmek, aileyi sevmek, rızkı sevmek zararsız bir sevgidir.Ölçü, şunu sevme bunu sevme değil, sevgiyi Allah'a (c.c.) yönelterek bütün alemi sevmek prensibi olmalıdır.Nefs-i emmarenin oyunuyla gönül, gayr-ı meşru dairedeki işleri sevmeye çalışır.   Burada şeriatın hükümlerini devreye sokup, Allah'ın (c.c.) her halimizi görüp gözettiğini hatırımıza getirerek günaha girmekten kaçınmalıyız.Seven bir insanın siması, bakışı, tebessüm ve merhamet doludur.   Ne kadar öfkelenseler de bu öyledir.   Güler yüz, tebessüm, sevgi, şefkat Hz. Muhammed (s.a.v.)'in en büyük özelliklerindendir. Elinde tespih, dilinde virt, bütün toplumun fertlerine nefret ve kinle dolu duygularla bakıp gönül kıranlara bilmem ki ne demeliyiz?

Selam ve dua ile…



(Bekir,T,Samsun,2008) Sahte evliyalara intisabın yol açacağı zararlar nedir?Sahte evliyalar nasıl tanınır?

Sahte şeyhler,sahte mücedditler vardır.Dün de olmuştur,bugün de olacaktır.Bunların sayısı bir hayli kabarıktır.Günümüz için olası bir yüzde verecek olursak yüzde doksan beşi sahtedir.Bunlardan çok azı bir tarikata bağlı olmadan,daha sonraları rüya,cin, eksenli zuhur eden ve çevresine adam toplayıp el veren medyum meşrepli kimselerdir.

Bir diğeri de hak tarikata intisap edip daha sonraları çeşitli mülahazalarla kendini halife,mürşit ilan eden kimselerdir.Bunların sayısı bayağı kabarıktır.Hak bir tarikattan kendi başlarına çıktıkları için çoğu insan bunların farkına varamaz.Yani onları silsileleri olan hak insanlar olarak bilinirler.Bir araştırma yapıldığında bunların yüzde doksan dokuzunun Kadri tarikatında oldukları görülür.Neden Nakşibendi değil?Çünkü Nakşibendilikte gizli zikir,sünnete uyma,ihlas ön plandadır,bunlar da sahtelerin pek işine yarayan şeyler değildir.O nedenle genellikle Kadri tarikatını tercih ederler.Özellikle cinler ve şeytanlar bu kabil insanlara müthiş yardım ederler.Aralarında dehşet bir birlik beraberlik,bağlılık olur.Zikirler çekerler,istitraci haller olur.Güzel rüya görürler.Bunlar delaleti boylayan zümreler içinde yer alan zavallılardır.Bunlara biat eden bir bakıma habis cinnilere ve şeytanlara biat etmiş sayılır.Onların eli üstünde şeytanların eli vardır.Sahte zümrelerin zikir halkalarına da habis cinniler ve şeytanlar gelir.Bunlara biat edenler de çok feci bir şekilde delaleti boylarlar.

Sahte evliyaları nasıl tanıyabiliriz?En önemli işaret hak tarikat içinde icazet almadan kendiliğinden zuhur etmeleridir.Bunlar içinde sahte icazet düzenleyenler de var tabii.Buna dikkat edebiliriz.Yani ilk önce şu sorununun yanıtını aramalıyız.İcazeti kimden almış?Bu sorunun yanıtı genellikle yoktur ya da uydurma öykülerden derlenen masallardan ya da çeşitli rüya tabir ve tevillerinden oluşmuştur.

Böyleleri   ilm-i ledüne mazhar değillerdir.Kalp gözleri,ferasetleri kördür.Bir müridin ne yapıp ne ettiğini gözetecek ilimleri,ferasetleri yoktur.Yüzlerine sahtelikleri,hırsları,kinleri,kuzu postuna bürünmüş kurt halleri yansımıştır.Korkunç ve sevimsizdirler.Ürpertici,nursuzdurlar.Genellikle ukala ve kaba konuşurlar.İçinizden bir soru sorsanız ledüne mazhar olmadıkları için cevap veremezler.Bu sorudan haberleri olmaz.Böylelerinin etraflarında asalak geçinen kapı kulları vardır.Gelenlere zamanın kutbu olarak bu sözde mürşitleri tanıtırlar.Bütün sahte şeyhler ve mücedditler yalnızca bu halleri yüzünden ehl-i delalettirler. Onlara körü körüne biat edip sevenlerin de kişi sevdiğiyle beraberdir sırrıyla aynı akıbete uğratılacaklarından korkulur.

Sahteleri tanıma adına hakiki insan-ı kamillerin vasıflarını bilmek bayağı işe yarar.Hakiki insan-ı kamilleri tanımanın formülü  şöyledir: "Silsilesi hak olan bir koldan icazetle mürşitlik yaparlar.Düne,bugüne,geleceğe Allah onları vukuf kılmıştır.Yirmi yıl önceki olayları o olayı yaşayandan çok daha iyi bilirler.Kalplerden geçenleri cevaplarlar.Kalp gözleriyle dünyadaki olayları görür ve bilirler.Kabirleri görür oradakilerle konuşurlar.Hastaya dua edince hasta  iyileşir.Yüzüne bakıldığında Allah hatırlanır.Yüzü çok nurani ve büyülü bir çekici güzelliktedir,bakmaya doyulmaz.Huzuruna ne kadar sıkıntıyla varılsa o sıkıntılar kalkar.Yanından ayrılmak istenilmez;çünkü orada çok büyük bir manevi çekim alanı vardır.Onlar cinlere ve meleklere hükmederler.İsm-i azama mazhardırlar.Ruhaniyetleriyle müritlerini kollarlar.Ruhlarıyla alemleri dolaşır,müritlerine erişirler.Ölen müridini himmetleriyle şeytanın eline düşmekten kurtarırlar.Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bütün müritlerini görür gözetirler.Onların ne yaptıklarını hem görür hem de bilirler.Ruhlarıyla müritlerine gelir giderler."

Bu haller hakiki insan-ı kamillere aittir.Bunlardan hiçbiri sahte şeyhlerde,mücedditlerde yoktur.Şeyh denilen insanları  denesinler.Yukarıda sıralananlar o insanda varsa -hatta  bunların yüzde yetmişi-ona biat edip ölene kadar hizmetinden ayrılmasınlar.O insan hakiki bir insan-ı kamildir.Müceddit ise bu sayılanlardan çok daha öte şeylere mazhardır.Dini bidatlardan arındırır,tasavvufu bidatlardan arındırır,zamanın algısına göre dini ihya eder.Tereddüt edilen noktaları açıklığa kavuşturur.Bunlar yüz yılda bir gelirler.

Sahte evliya yol kesen hırsızdır… İhvanlarını kendiyle birlikte şeytana teslim eder…Onlara biat etmek şeytana biat etmektir…İki cihanın en büyük yüz karası sahte evliyalardır.Onlara biat edenler iki cihanda hüsrana uğrarlar…Selam ve dua ile…



(Aslı T,İzmir,2008) Merhametli olmak nasıl bir nimettir? Mürşidin müridine merhameti nasıldır? Merhametli olmak için ne yapılmalıdır?

Cenab-ı Allah (c.c), merhametlilerin en merhametlisidir.   Allah (c.c)'tan daha merhametli olan, hiç bir nebi, evliya, asfiya yoktur.Nebilerin evliyaların, asfiyaların merhametleri de Allah(c.c)'ın merhametinden birer cüz hükmündedir.Kainatta sevgi, şefkat, merhamet adına pek çok ilahi tecelliler mevcuttur.Hayvanlar, insanlar hep o ilahi merhamet tecellisiyle hayatiyetlerine devam ettirirler.Mesela, hayvanlar aleminde dünyaya gelen mini mini yavrular, acizdir, korunmaya muhtaçtır.  Yüce Allah (c.c.), merhamet tecellisiyle aciz, zayıf olan hayvan yavrusunun korunması, beslenmesi için anne ve babaları nevinde olan, yerine göre çok vahşi hayvanların gönlüne ilham yolu ile merhamet verir.Bu merhamet sayesinde mini mini yavruların anne ve babaları onları besler, büyütür.  

 Ta ki o yavrular olgunlaşıp, büyür.   Cenab-ı Allah (c.c.) da anne ve baba hükmünde olan hayvanların gönlünden merhamet tecellisini alır.Korunmaya muhtaç olan her hayvan yavrusu, bu merhamet ilhamı sayesinde beslenir, büyütülür.İnsan neslinde de bu böyledir.  Validelerin evladına merhameti, pederlerden daha ziyadedir. Validelerde, Rahman, Rahim (c.c) esmasının tecellileri çok güçlüdür.   Bazen bir valide, evladına bir şey olacağına, kendisini feda etmek ister.  Cenab-ı Allah (c.c), o korunmaya muhtaç, aciz olan yavruyu karşı, gönüllere sevgi, şefkat, merhamet vererek onları en güzel şekilde büyütür.   Onlara, en güzel nimetleri yedirtir. 

Bütün mahlukatına sevdirir.Hayvan ve insan neslinde valideler daha ziyade merhamet tecellisiyle yavrularına şefkat gösterirler.Hz. Muhammed (s.a.v.) ashabıyla giderken yavrusunu şefkatle sinesine basmış bir valideyi göstererek şöyle buyurur:  "Şu anne çocuğunu ateşe atmaya razı olur mu?" Ashap : "Hayır ya Resulallah, olmaz," buyurur.Allah Resulu (sav) :  "Cenab-ı Allah (c.c.) yaratığı kullarına karşı o valideden daha merhametli ve şefkatlidir." diyerek Allah'ın (c.c.) eşsiz rahmetine dikkatleri çeker.Hakiki manada ehil bir mürşid-i kamil de manevi bağlılarına karşı bir anneden kırk derece daha şefkatli ve merhametlidir.

Bu evliyalar ruhaniyatıyla gece gündüz demeden, manevi evlatlarını yetiştirmeye, olgunlaştırmaya çalışır.O yavrusuna çok düşkün olan valide ve pederler, mahşer gününün dehşetinden öz evlatlarını unutarak canlarının derdine düşecekleri Kur'an'da açıkça beyan edilmektedir.Hakiki mürşid-i kamiller manevi evlatları olan bağlılarına karşı çok şefkatli ve merhametlidirler. Onlara bu şefkat ve merhameti veren, cenab-ı Allah (c.c)'tır.  Çoğunlukla, salih, vefakar, hasbi ihvanlarına gelen çile, musibet nev'inden afatları, ruhaniyatlarıyla kendi üzerilerine alır; ihvanının yerine o derdi ve çileyi kendileri çekerler.  İhvanlar çoğu kez bunun farkına varmazlar. 

Gerçek ve selahiyetli bir mürşid-i kamil, samimi, has müritlerinin cehenneme girmesini istemediğinden, bütün ihvanlarının cennete girmesine bedel, kendisini feda ederek cehennemde yanmaya razı olabilir.Bu manadan olarak  hakikat yolunun bir kutbu şöyle dua ediyor:"Yirmi beş milyon insanın imanını selamette görürsem. Cehennem alevleri içerisinde yanmaya razıyım.  Cehennem alevleri içerisinde yanarken gönlüm güllük gülistanlık olur".Yine bu manadan olarak Hz.Ebubekir  (r.a.) bir duasında:"Ya Rabbi! Benim vücudumu öylesine büyüt ki bütün cehennemi dolduracak duruma gelsin! Cehennemde başkalarına yer kalmasın.  

Ben yanayım, bütün kulların cennete girsin!"Hizmet insanı bütün yaratılan mahlukata karşı şefkat, merhamet hisleriyle dopdolu olmalıdır.Merhamet çoğunlukla soy soptaki genlerle ilgilidir.Bir ailede anne ve babadan birisi merhametliyse, cenab-ı Allah (c.c.) genler   aracılığıyla nesillerini de merhametli kılıyor.   Anne ve babadan biri, düşkünlere, fakirlere, kimsesizlere maddi-manevi destek veriyorsa, cenab-ı Allah (c.c.), bu güzel hasletleri nesilden nesile devam ettiriyor.  Merhametsiz ailelerin nesilleri de umumiyetle merhametsiz oluyor. Bu, şanı yüce olan cenab-ı Hakk'ın (c.c.) bir sırrıdır, akıl ermez...Cenab-ı Allah (c.c.), namazın, orucun, nafile ibadetlerin dışında başka şeylere de bakıyor. Bunların en başta geleni de, mahlukata karşı gösterilen merhamettir...Çok ibadet eden dindar bir insan, merhametsizliği nedeniyle cehenneme gidebilir.  

Açık, saçık, ibadetsiz, sosyete dediğiniz kimi insanlar arasından, merhameti nedeniyle cennete sorgusuz sualsiz girenler olabilir...Hayvanlara karşı yaptıkları merhametsizlik nedeniyle, dünyada semavi afatlara maruz kalan, yuvaları yıkılan nesiller hiç de az değildir.Hakiki ve kamil manada bir mürşidin ruhaniyatıyla terbiye olan pek çok merhametsiz insanın himmet ve tasarrufla, gözü yaşlı, merhametli biri haline geldiğine dair pek çok misaller var.Merhamet eden insana, cenab-ı Allah (c.c.) merhamet eder.   Cenab-ı Allah (c.c.) bir kuluna merhamet etti mi, dünya ve ahirette de hep onun yardımcısı olur.Merhametten yoksun bir hizmet insanı, çok ciddi manada ibadetlerini yapıp çok sayıda evrad-ı ezkar söyleyerek bazı merhamet dereceleri elde edebilir.  

Şiddetli merhamete sahip bir hizmet insanı, ibadetlerini yapıp çok az sayıda evrad-ı ezkar yapsa, fazla ibadet yapandan daha çok faziletler, ihsanlar, dereceler elde eder.Tarih, merhameti yüzünden cenetle müjdelenen ibadetsiz, günahkar insanlara çok tanıklık etmiştir.Merhametli bir insanın gönlü, cenab-ı Allah'ın (c.c.) rahmet tecellileriyle dolu olur.   Böylesine bir gönlü, Allah (c.c.) cehenneminden korur.   Cehennem, merhamet nuruna ters düştüğünden merhametli kul, merhameti sayesinde cenete girebilir.Ruhani hizmet erlerinde olması gereken en önemli vasıflardan birisi, belki de en önemlisi merhametli olmaktır.Mahlukata içten içe kin ve nefret duyan, insanları cehennemlik diye nitelendiren, düşkünü, fakiri, acizi, yaşlıyı hor görenlere, bilmem ki ne demeliyiz?İnabe almak, bir cemaatin ferdi olmak çok kolaydır; fakat o cemaatin ahlaki faziletleriyle donanıp yola devam etmek, gayret ister.Ruhani hizmetlerden dışlanmanın en önemli nedenlerinden birisi de, merhametsizliktir. Nebiler içerisinde, insanlık aleminde, beşerin en merhametlisi, alemlere rahmet ve şifa olan Hz.Muhammed (s.a.v.)'dir.   Mahşer gününde hep "ümmetim ümmetim!" der. Merhameti yüzünden: "Benim şefaatim ümmetimin günahkarlarınadır."buyurmuş.  

O, eşsiz merhametiyle ümmetinin günahkarlarını şefaat dairesine almış.   Cenab-ı Allah'ın (c.c.) şefaat hakkı verdiği,evliyalar, asfiyalar, salihler, kutsiler, şehitler de merhametle şefaat ederler.Hizmet insanı iç duygularıyla mücadele insanıdır.   Ne zaman yaratılan mahlukata karşı onları beğenmeme hisleri gönlüne gelse; estagfurullah diyerek tövbe etme ufkuna yükselmelidir.  Yardandan dolayı, yaratılana merhamet etmeli, şefkat göstermelidir.Merhametten şu da anlaşılmamalıdır.Mesela şeriata, sünnete, dine, imana ters düşen, bütün melaneti işleyenleri sevelim.  Bu tarz insanlara sevgisizliğimiz, yaptıkları günah işlerinedir.   İnsan olarak yaratılışlarına değildir.   Yine de bir hayırlarıyla cenab-ı Allah (c.c.) kim bilir belki onları cennete alabilir; beni de merhametsizliğimle, bir günahımla cehenneme atabilir tarzında nefs-i emmareye cevap vermeliyiz. Merhametsiz olanlara, Rahman (c.c.), Rahim (c.c.) esmalarını çalışmalarını tavsiye ederim. 

Kul neyi murat ederse; cenab-ı Allah (c.c.) o kuluna (hayır ya da şer isteğine uygun olarak) sebep kapılarını açar.   Merhametli olmak isteyene, bu uğurda dua edip yalvarana Allah (c.c.), merhamet kapılarını açar.   Yeter ki kul dua ve isteğinde samimi olsun.Hizmet insanı cenab-ı Allah'ın (c.c.) bir emaneti olarak, ailesine, evlatlarına merhamet etmeli, onlarla hoş geçinmelidir.   Kederli ve sevinçli günlerinde onların sevinç ve kederlerini paylaşmalı, bütün yaratılanlara karşı merhamet duygularıyla dolup taşmalıdır.Dostlarımızın kusurlarını araştırmamalıyız,özellikle de ihvanları merhamet-i mutlak ile sevmeliyiz.Bir hizmet insanının kıyamet kuşağında zuhur edecek kutsi havariler içerisinde yer edinmesi ailesine,ruhani kardeşlerine,insanlığa göstereceği merhamete bağlıdır.

Bir müridin otuz bin virt çekmesinden,sokak aralarında gezip bir fakire bir iki lira vermesi çok daha sevaptır.Milyonlarca virt çekip cehenneme gidenler çoktur.Merhametiyle bir hayvana su veren fahişe bir kadının Allah tarafından cennetle müjdelendiği sahih hadis kitaplarında yer alır.Günde Allah'ı yüz defa zikreden sevgi dolu,şefkatli,cömert,merhametli,misafirsever biri,bu faziletlerden yoksun olan her gün otuz bin esme çeken dervişten daha çok daha faziletlidir.Çlışarak zorlayarak bir ölçüde merhamet elde etmek mümkündür;fakat gerçek anlamda merhametli olunmaz doğulur…Ne mutlu gönlünde merhamet nuru barındıran insanlara…Selam ve dua ile…



(Süreyya N,Bitlis,2008) Velayet yollarında cin huddam ilmi var mıdır? Onlarla irtibata girerek ilim elde etmek söz konusu mudur?

Kur'an'daki Cin suresi, onların varlıklarına işaret eder. Dumansız, latif bir ateşten yaratılmış olan varlıklardır. Onlar da insanlar gibi imtihana tabidirler. Kulluk ile mükelleftirler.Hz.Muhammed (s.a.v.) yanlızca insanların değil, cinnilerin de peygamberidir.   Bazı büyük evliyalar, asfiyalar da cinnilere mürşitlik edebilirler. Onlara ders tarif edebilirler. Büyük velilerin, evliyaların, asfiyaların bu taz müritleri de vardır.Cinniler kafirler ve Müslümanlar olarak iki gruba ayrılabilir. Kafir cinniler, ervah-ı habise taifesidirler.   Berbat, harabe, pis yerlerde barınırlar.   Güzel kokudan nefret ederler.   Müslümanlara her yerde zarar vermeye çalışırlar.Mümin cinniler, mümin, salih, kutsi insanların evlerinde, mescitlerde, dağlarda, ovalarda barınırlar.

 Cinler her türlü kılığa girebilirler.   Kendilerine has bir zaman diliminde yaşarlar.   Üç bin, dört bin sene gibi bir ömür sürerler.   İnsan kisvesine de girebilirler.Mümin cinniler, Müslüman, salih, veli insanlara hep iyilik etmeye çalışırlar.   Onlara gelecek kötülüklere engel olmaya gayret gösterirler. Günümüzde pek çok tarikat mensubu, kafir cinler tarafından aldatılıyorlar.   Yoldan çıkarılıyorlar. Küfre ve delalete sürükleniyorlar.  Sosyetenin ruh çağırma (!) seanslarına gelip, ben falanın filanın ruhuyum diyerek fincan içerisinde hareket eden de habis cinni taifesidir.  Günümüzde reenkarnasyon (yeniden doğum) adına senaryolar üreten, çocukların ağzından yabancı dil konuşan, insanın içine sızan habis şeytan ve cinnilerdir.Bir müminin onlarla irtibata girmeye, onlara hükmetmeye çalışması şartlara bağlıdır.Onların şerrinden her an Allah'a (c.c.) sığınmalı, onları merak etmemeliyiz.Allah'a (c.c.) intisap eden, kamil bir mürşidin ruhaniyatıyla terbiye olan yolun yolcusuna, onların hilesi hiçbir zaman ulaşamaz.Hakiki manada kamil olmayan bir mürşide bağlananlar, cinnilerin ve şeytanın maskarası olurlar...

 Velayet yolu açıktır, kahinlik, medyumluk yolu kapalıdır. Velayet yoluna giren hizmet erleri, kesinlikle cinnilerle irtibat kurmaya çalışmamalıdır.Kendiliğinden o kapı açılmışsa, o da başka  bir şeydir. Cinnilerle irtibat kurmayı  asıl maksat addeden  hizmet erleri velayet-i Ahmediye'den (c.c.) kovulurlar. Habibullah'ın (s.a.v.) velayet yolundan, sünnetinden, şeriatından, hakiki ve ehil mürşitten ayrılanlar, cine, şeytana maskara olurlar.Tarikat virdinin gayesi cinni ruhanilerle görüşmek olmamalıdır.   Virt yaparken böyle bir ufuk yakalanmışsa o hali de şeriatın ölçüsü içinde güzel bir tarzda değerlendirmek gerekir.Kur'an-ı Kerim'de de onlarla görüşme konuşma yolu açık bırakılmıştır.  Süleyman nebinin (a.s.) onlara hükmettiği ,onları çalıştırdığı bilinmektedir.  Onları dünya işlerinde istihdam etmek için Batılı ülkeler çalışma içindedirler.Bütün bunlar ancak mürşidin onay ve izni dairesinde olmalıdır.   Kim bilir yakın bir gelecekte istihbaratta, tıpta, sanatta cinlerin istihdam edildiklerine belki de şahit olacağız.İhvana düşen,virdini yapıp cenab-ı Allah'a (c.c.) yönelmektir.   Cinnilerle görüşmeyi maksud-ı bizzad yapmamaktır.Onlarla irtibata girmek için çaba gösterilmemelidir.Ayaklar kayabilir.

 Velayet yolları daire dairedir…Hüddam ilmi de bu daireden biridir…Bir mürşit rehberliğinde yapılıyorsa ilmi ledünden bir şubedir…Aksi halde cine şeytana maskara olup akıl ve ruh sağlığından koparak onların ağına düşmek söz konusu olabilir…Selam ve dua ile…



(Süreyya N,Bitlis,2008) Bir ihvanın rüyaya bakışında ölçü ne olmalıdır?

Rüyalar hakikat olmayan, hayali görüntüler, misallerdir.   Rüyalar, ruhun varlığına, ahiret hayatına birer delil ve ispattır. Hemen hemen her insan, rüyalar görmüş, bazen gördüğü rüyaların dünya hayatında da gerçekleştiğine şahit olmuştur. Rüya, nefisten, şeytandan kaynaklanabileceği gibi, meleklerden, cenab-ı Allah'tan (c.c.) da kaynaklanabilir. 

Birinci guruba giren rüyalar tabire muhtaç olmayan rüyalardır.  Bu tarz rüyalarda korku, şehvet, gariplikler hakimdir. İkinci guruba giren rüyalara, "salih rüyalar" denir.   Genellikle salih rüyalar tabire muhtaçtır.  Melek ve Allah'tan (c.c.) kaynaklanan salih rüyalar, bazen tabire muhtaç olmadan da gösterilebilir. Bunun emsalleri pek çoktur. Bazı aileler hakkında tecrübelerle sabit olan geçmiş aile fertlerinin de deneyimleriyle yaşadığı rüyalar vardır. Rüya tabiri için sezgiye, ilhama dayalı velayet bilgisine ihtiyaç vardır.   Böylesine faziletleri olan arkadaşların yaptıkları tabir, hayra yönelik olur.  Genellikle de tabir ettikleri şekilde rüya neticesi tahakkuk eder.Rüya, ruhani bir cemaatin ferdi açısından birer ilahi rapor da olabilir.Mesela, merkep, tilki,  gibi hayvanları ve   vahşi ejderhaları görmek ,rüyayı görenin nefs-i emmare makamında oluğuna, nefsi tarafından hileye maruz kalabilecek işlere girebileceğine bir uyarıdır. Rüyada, papaz, rafizi ve benzeri mezhep mensuplarını görmek "Sen yabancılarla çok geziyorsun. Onlarla çok oturup kalkıyorsun.  

Kendine, gezdiğin arkadaşlarına dikkat et.  Cemaatin fertleriyle otur,kalk." manalarına gelir. Rüyada kadınlarla oturup kalkmak, "Dünyaya çok meylediyorsun. Allah'ı (c.c.) unutup, gönlünü dünyaya döndürme. Kendini düzelt manalarına gelir.Rüyada uçmak, sıçramak, elektirik kabloları görmek "lafza-yı celal çek. Allah (c.c.) esmasını hafi olarak yapmaya devam et.   Lütuflara mazhar olursun" gibi teşvik edici manalar taşır.Yeşillikler görmek, denizde yüzmek, yağmur altında ıslanmak; "Ruh makamındasın. Zikrullahı daha da arttır.  Nefy-i isbat (lailahe illallah), lafza-yı celal Allah (c.c.) zikrini artır.  İleride güzel lütuflara nail olursun manalarına gelir. Rüyalarda rakı, şarap, esrar, eroin, sigara, içmek; "sana ilahi aşk sarhoşluğu geliyor.  Tecellilerin neşesini gönlünde duyar ve yaşarsın.  Allah'a (c.c.) olan sevgilerin artıyor.   Sevgi ve güzel duygular gönlünü kuşatacak" manalarına gelir. Merkebin, atın, öküzlerin hırçınlaştığını görmek, köpeğin saldırdığını görmek "Dikkat et! Nefsin sana oyunlar oynayacak.   Seni azgınlığa, günaha itecek.  

Kendine sahip ol.  Günahlara girmemeye çalış." anlamlarına gelir. Koyunlar, balıklar, ihvan arkadaşların sembolüdür.   Rüyada balıkları avlamak, koyunları kesip pişirmek, balık kızartmak, balık pişirip yemek;  "Kendine çok dikkat et. Derviş arkadaşların hakkında kötü sözler söyleme.   Onları kırıp incitiyorsun.   Onlar hakkında kötü fikirlere sahipsin. Bu çirkin ahlakından vaz geç." manalarına gelir.Rüyada, devlet başkanı, cumhurbaşkanı askeri komutanlar, devlet ricali görmek manevi büyüklere işarettir.   Özellikle cumhurbaşkanını görmek; cenab-ı Allah'ın (c.c.) tecellisini görmektir.  Bu yolda hakiki mürşitleri görmek  Allah'ın (c.c.) tecellisini görmek manasına gelir. Eğer bize bir şey vermiş ya da söylemişlerse, mutlaka hakkımıza hayırlı bir şekilde bir işimiz neticelenecek demektir.Rüyada  bolca bal yemek  "Sen salihlerden, kutsilerden olabilirsin çok çalış.  Kendini taşı.  Sırlı ol.  Çalışmalarına devam et, sakın kendinde varlık görme.   Acz, fakr, şükür içerisinde ol.   Aksi halde ayağın kayabilir." anlamlarına da gelir.Rüyada kırmızı kırmızı etler görmek, etleri pişirip yemek, "Çok gıybet ediyorsun.Ya da dinliyorsun.   Bu çirkin ahlakından vazgeç.   

Bol bol günahına tövbe et.   Gıybet dinleme.  Gıybet etme" anlamlarına gelir. Bu semboller cemaatlere göre değişik anlamlar ifade eder.Nereden bakılırsa bakılsın, salih rüyalar, ruhun varlığına, ahiret hayatına, cenab-ı Allah'ın (c.c.) kuvvet ve kudretine birer delildirler.Rüyaya uyup uymamada ölçü, dinin hükümleridir. Dine uyuyorsa, rüyada denileni yapabiliriz; fakat yapmaya da mecbur değiliz.  Bundan mesul tutulmayız. Değilse zaten rüyaya uyulmaz. Din cephesinden bakılırsa rüyayla hiçbir zaman amel olmaz.  Salih rüyalar ise nübüvvetin kırkta biri olan mübarek, müjdeli ilahi ihsanlar olarak görülmeli, mutlaka ehil birine tabir ettirilmelidir. Rüyalar bizim için ne her şey ne de hiçbir şeydir. Umumiyetle nefs-i emmare yapılan her virdin akşamında güzel rüya beklentisine girer.   Güzel rüya görmeyince de yoluna küser.   Virdin neticesi güzel rüya değildir.   Bu dünya ücret yeri değildir.  Maksud-ı bizzat rüya beklentisi içinde olmamalıyız.   Güzel rüya görme niyetleriyle yatmamalıyız.  Rüyanın hayırlısı,fikrimizde bir beklenti olmadan gördüğümüz hakiki temsili tablolar tarzda görülenlerdir.Evet, hakiki rüyalar peygamberlik ilminin kırkta biridir.

Çirkin rüyalar hiçbir kimseye anlatılmamalı.Nas ve Felak süreleri okunup, sol tarafa doğru üç kez tükürülmelidir.Bu sünnete uyulursa görülen çirkin rüyanın zararı o insana dokunmaz.Güzel rüyalar Allahtandır.Efendimiz Aleyhisselam görülen güzel rüyaları "sevdiğinize" anlatınız der.Sevdiğiniz dairesiyle kastedilen "herkes" değil,velayet yollarında bize kılavuz olan,tabirden anlayan ruhani kişilerdir.Rüya tabiri  ilhamla yapılır.Bu da ümmetin salihlerine has bir özelliktir.Bir topluluk içindesiniz ve orada derviş adını alan insanlar var.Başlıyorsunuz rüya anlatmaya...Rüya anlattığınız kişi  onun ferasetiyle donanmamış biriyse, rüyanızı kulaktan dolma bilgilerle tabir etmeye başlar.Bu da sizin zararınıza olur.Yolda kalırsınız.İlahi sırlar size kapanır.Öyleyse ne yapmalıyız?Kendi yolumuzda sevdiğimiz salihlerden,seyyitlerden insanları bulup onlara anlatabiliriz.Yani tabirine itimat ettiğimiz insanlara bu rüyayı anlatabiliriz.Bu muamele birebir olursa çok daha iyi olur.Mümkün mertebe toplulukta rüya anlatmaktan çekinmeliyiz.Halkalarda her zaman hal hırsızları vardır,haller çalınır,nazara uğrayarak tepe taklak gidebilir.

Kuran ve sünnet dairesinde olanlar,esmayı çokça çalışanlar rüya tabirlerini ilham yollu gönüllerinde hazır bulabilirler,yani kendi rüyalarını tabir edebilirler.Rüya mutlaka o işten anlayan kendi yolunuzdaki salih birine tabir ettirilmelidir.Böyle insanlar yoksa rüya anlatılmamalıdır.Hatta yolları seri bir şekilde aşmak için dayanabiliyorsak rüyaları hiç kimseye anlatmamalıyız.Rüyayla amel edilir mi?Hayır.Rüyaya uyup uymamada kullar serbesttir.

Hakiki rüyalarda çok sırlar saklıdır ve hakiki rüyalar oldukça önemlidir;peygamberlik ilminin kırkta biridir.Salih biri tarafından ilhamla tabir edilmişse nur üstüne nurdur.Bir müridin seyr-i sülukunda geldiği ufuk rüyalarına yansır; bu da o müridin çalışacağı esmanın değiştirilmesinde önemli bir ipucudur.Rüya deyip geçmemek gerekir...Pek çok müşkül rüya yoluyla hallolabilir...

İşe din açısından bakılacak olursa rüya ölçü değildir. Nakşibendi ufkunda olanlar rüyaları ciddiye almamalı,onlarla oyalanmamalı rüyaları yok saymalıdır.Selam ve dua ile…

 



(Birgül D,Yalova,2008) Rabıta nedir?Rabıta şirk midir?Rabıta nasıl yapılmalıdır,ölçüsü nedir?

Rabıta iki nesneyi birbirine tutturma, sıkıca bağlama anlamına gelen bir kelimedir. Mürit nefs-i emmareden kurtulmak için rabıta yapar.   Müridin vücudu nefs-i emmarece beğenilmektedir, aslı; nefis, toprak, su, ateş unsurlarından meydana gelmiştir. Müridin cismini sevmesi, beğenmesi aynen nefs-i emmaresini sevmesi anlamına gelir. Mükemmel olan şeyhin ruhaniyatıyla kendi simasını değişip, mânen nefs-i emmareden kurtulmaya çalışmaya  rabıta denir. Mürşid-i kâmilin ruhaniyatı nefs-i safiye olunca fena-fillah—Allah (c.c.)'ta yok olma--   beka-billah—Allah (c.c.)'ta baki ve sonsuz olma—esrarına kavuştuğundan, ölmeden önce ölme esrar-ı ilâhiyesini yaşadığından artık cenab-ı Allah (c.c.)'ı yansıtan bir ayna olmuştur.  O ruhani aynadan müride ilâhi tecelliler yansır.   Bu ilâhi tecelliyle nefs-i emmarenin kötü sıfatları yanar, kaybolur.Mürit mürşidinin vesileliğiyle nur alır.   Rabıta yapan bir mürit şunları çok iyi kavramalıdır:

 Şeyhin ruhaniyetinin tasarrufu doğrudan doğruya cenab-ı Allah (c.c.)'tan bilinmelidir.Müride ancak istidadı kadar ilâhi feyiz mürşid-i kâmilin ruhaniyetinden yansır.   O sonsuz nur okyanusu gibi olan ruhaniyetten, mürit kendi gönül kabının hacmi ölçüsünde istifade edebilir.  Mürit şeyhine duyduğu sevgiyi cenab-ı Allah (c.c.) hesabına duymalıdır.   Allah (c.c.)'ı düşünmeksizin şeyhin cismini, varlığını düşünmek doğru bir rabıta şekli değildir. Bu rabıta müridi yolda kor.İsterse mürşidi hak biri olsun. Mürit şeyhine mensup olduğunu, onun manevi evlâdı olduğunu asla göz ardı etmemelidir.  Mürit eğer rabıtayı terk ederse, ona olan irtibatı zail olur.  Rabıtaya devam edilmezse, şeyhin halleri müride iğreti gibi gelir.

 Nefs-i emmare mürşid-i kâmile düşmandır.   O'nu asla sevmez.  Buradan kendine zarar geldiğini çok iyi bildiğinden başka başka hayallere dalmak ister. Yani hakiki bir rabıta ufkuna gelmek istemez.Allah'ı hesaba katmadan yapılan her türlü rabıta batıldır. Rabıtanın çeşitleri vardır:  Mürşid-i kâmil karşıda üzerine cenab-ı Allah (c.c.)'ın tecellisi inmiş, o tecelliler müride yansıyor; ya da şeyhin ruhaniyeti ruhani bir elbise gibi giyilmiş veya şeyh bir deniz müridin ruhaniyatı bir damla ona karışıp yok olmuş gibi... Bunlar hayali şeylerdir,mürit kendine uygun olanı yapmalıdır.Din kolaylık dinidir.  Burada önemli olan niyettir. Rabıtası yapılan hakiki mürşid-i kâmilin ruhaniyatı hem cin ve şeytanlara karşı sedd-i Zülkârneyin, hem de Allah (c.c.)'tan gelen şiddetli feyizleri sindirip müride hazmedeceği ölçüde yollayan bir atmosfer katmanı gibidir.   Nefs-i emmarenin helâk olması için rabıta gerekir.  Aksi halde rabıtasız nefs-i emmarenin tezkiyesi söz konusu olamaz.Mürşid-i kâmilin ruhaniyatı, Allah (c.c.)'ın tecellisini almayı sağlayan bir vesiledir. Mürşide rabıta ufkunda vesilelikten öte bir makam verilmemelidir. Yani Allah (c.c.)'ı aradan çıkarıp,mürşid-i kâmili asıl gaye haline getirmemelidir. Böyle yapanlar kaybederler.

 Bazı cahiller evliya bildikleri kimseleri rabıta etmeye yelteniyorlar.Kimi tarikatlarda da  her halife kendini rabıta ettiriyor.  Doğu'da da şeyhin evladı şeyh bilinerek sülâle boyu rabıta ediliyor.Böylesine rabıta insanı delalete götürür.Korkunç boyutta tehlikelidir.    Bilindiği gibi kâmil mürşitten murat nefsi ölmüş, feyz almak isteyenlerin kendisine rabıta edebilecekleri bir zattır.   Fena-fillâh makamından sonra, beka-billah makamında bulunması ve bunun sırrına ermiş bulunması gerekir.   Muhammed b. Abdullah el-Hani Hazretleri (r.a.)'nin kaleme aldığı "Âdâb" adlı eserde Mevlana Halid Bağdadî (r.a.)'nin kendini rabıta ettiren şeyh efendiye mektubunu selahiyetsiz oldukları halde kendilerini rabıta ettirenlerin okumasını öneririm.Mektup şöyledir:

 "Bismillahirrahmanirrahim, "Bir hakir kuldan, kapısının hadimi ve ahbabının güzidesi bulunan Şeyh'e.......... "Allah cümlenizi kör ve sağırların şerrinden ve kötülerin belasından korusun. Bilmelisiniz ki, her biri yıldızlar gibi hidayet rehberi ve Hak yolunda kendilerine iktida edilmeğe lâyık bulunan ve her biri Allah'ı tanıyan mürşitlerimiz buyurdular ki:  "Nimeti vereni görmeyip, nimetle meşgûl olmak, nimeti verene karşı nankörlük etmektir.Tarikatımızın hakikat ehilleri açıkça beyan etmişlerdir ki vücudunda fâni olmayan bir kimseyi rabıta etmek, rabıta edeni maksadına ulaştırmaz.  Aksine, onu içinde çıkılmaz vartalara düşürür.   Bizim sizden beklediğimiz şey, selâmınızı, mektubunuzu kesmemenizdir. Ayrıca mürüvvet ve vefakarlık göstermek bize verdiğiniz sözün gereğidir.   Sık sık yanımıza bizzat buyurun.   Bu mümkün olmazsa bu fakir kıtmire yazı ile müracaat edin.   Mektubunuzu buraya gelen başka bir kişiyle de gönderebilirsiniz.   Bize hizmet eden öyleleri vardır ki, sizden çok daha fazla meşakkat çekmiş bulunmalarına, bizimle sohbet etmelerine, bize tabii olmak bakımından sizden çok daha önce gelmelerine, hizmetçe de sizden hayli ileride bulunmalarına rağmen bizim işaretimiz olmayınca bir hareket etmezler. Bilmelisin ki bu tarikat, zamanımızdaki şeyh taslaklarının oyuncağı değildir.   Hile ve düzencilere döşenmiş bir yol da değildir.   Hakiki şeyh mürit ile Rabbi arasında bir vasıtadır.   Hakiki şeyhten yüz çevirmek Allah'tan yüz çevirmek gibidir. Müritlerin sizi rabıta etmesine müsaade etmeyiniz. Suretiniz zahir bile olsa sizin bu işiniz İblis'in size kurduğu tuzaklardandır. Hiçbir kimseye de sizin halifeleriniz bulunduğunu söylemeyiniz. Çünkü bu hususta bizden müsaade almanız gerekir. Erzincan ve Bitlis gibi yerlere halife olmak için bize bir sürü zahmet vermeniz hoş görünmez.  Eğer bu kötü muamelelerinizde ve gafil tavrınızda devam ederseniz, sizden tamamen yüz çeviririz.  Biz sizden bir kere yüz çevirdikten sonra bir daha anlaşmamız çok zordur.   Böyle bir durum vaki olursa, dikenli bir ağacı içimizden çekip çıkarmak, sizinle barışmaktan kolaydır.   Eğer bir kere bizim kalbimiz kırılırsa tekrar yapılmasının ihtimali yoktur.  Ancak özürü itiraf edip, af dileyen kimse mazur görülür.  Şimdi bizden vebal gitmiştir, bilesiniz!"

 Halidi Hazretleri ne Muhammedi bir müceddit.Allah ve mürşit dengesini ne güzel açıklıyor.Kimi hak tarikatın müritleri ömürlerini her yerde "şeyh" demekle tüketirler,hatta öyle bir hal gelir ki böyleleri Allah'ı tamamen unutmaya başlarlar.Böyle sevginin ve rabıtanın müride ne faydası olur? Mürşit bir vesiledir.Vesile gayeye dönerse,bu çok tehlikeli sonuçlar doğurur.Mevlana Haci Halidi Hazretlerinin (ra)ifadesiyle: "Nimeti vereni görmeyip, nimetle meşgûl olmak, nimeti verene karşı nankörlük etmektir."Selam ve dua ile…



(Bilge B,Adapazarı) Velayet yollarından, zikir, tekke hizmetinden ve bu yollarda sınanmaktan söz eder misiniz?

Velayet yolları, cenab-ı Allah (c.c.)'ın en kutsi, şirin yollarından biridir.   Allah (c.c.), kendini anma yolu olan velâyet mektebinin, tarik-i hakikinin ihvanlarını çeşitli şekillerde tecrübe eder. Allah (c.c.)'ın mekrinden hiç kimse emin olamaz.   Bunlar velâyet yolunun en şaşmaz esaslarıdır. Zahiri mânâda on milyonlarca ihvan çeşitli tarik-i hak mektepleri olan tarikatlara intisap ediyor.  Başlangıçta gaye Allah (c.c.)'ın rızası iken; sonradan imtihan sırrından dolayı niyetlerde değişmeler meydana gelebiliyor.   Kalpleri evirip çeviren cenab-ı Allah (c.c.), ihvanları kendi nefisleriyle, dünya sevgisiyle, kadın sevgisiyle, kendi kendine baş olma tutkusu ile bin bir türlü mekir ile sınamaya başlıyor.  Bu sınamalar neticesinde ihvanlar sonbahar mevsiminde sararıp solan yapraklar gibi  yere dökülüp kuruyorlar.Geriye kalanlar da bela, çile imtihanında tecrübe ediliyorlar…Milyonlarca bu imtihanlarda dökülüyor.  Bu günah asrında tekke hizmetlerinden mahrum kalan ihvanların yolda tutunup kalmaları, kendi sadakatlerine ve ihlaslarına bağlıdır.   Kul neyi dilerse Allah (c.c.) onu kul için kolay eder. İsterse bu kötü bir şeyi murat etmek olsun... Yollarda dökülmenin en önemli nedeni el alarak Allah (c.c.)'a bağlanmış olduğunun bilincinde olmamak, istişareden kopmaktır.  Vazifeli kimselerle asla ve kat'a iletişimi koparmamak gerekir. Aynı hizmet içerisinde kendimize arkadaşlar seçerek, onlarla uhuvvete devam etmeliyiz.Bu çok önemlidir.Yola bağlılıkta göstereceğimiz sadakat neticesinde cenab-ı Allah (c.c.) bizi esirgeyip tutacaktır.Velâyet yolunun sonu çok kazançlıdır.   Böylesine bir kazanç için elbet de tecrübe ve deneme olmalıdır.  Aksi halde iyiyle kötü, salihle münafık hiç belli olmazdı.   Kim elmas, kim kömür imtihan sonunda anlaşılacaktır. Hal böyle olunca  sahteler imtihanın başında yere yığılıp kalıyorlar.   Hem mürşidi, hem cemaati, hem de virdi terk ediyorlar.   Dünyanın kucağına atılıyorlar.   Zahiren de çok iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlar; batında ise cehenneme doğru koşuyorlar. Zikir yapmak da ibadet yapmak da hep birer tecrübedir.   Sahteler ve münafıklar bu tecrübelerden elenirler. Dünya sevgisini gönle almak bu yollarda en büyük hatadır.   Gerçek sevgi Allah (c.c.) sevgisidir.  Gerçek ve bakî olan aşk Allah (c.c.) aşkıdır.  Gerçek güzel olan da Allah (c.c.)'ın cemâlidir. Gerisi hep fani ve geçicidir. Münafıkların, sahtelerin çoğu Allah (c.c.)'ı değil dünyayı severler.   Bunun cezasını da yollarda takılıp kalarak öderler.   Kimi dünya malını, kimi birinin sevgisini  cenab-ı Allah (c.c.)'ın aşkıyla değişiverir. Oysa kalben dünyayı seven Allah (c.c.) sevgisini kaybeder.  İki sevgi bir arada olmaz hükmü gereği ihvan yolundan kalmaya mahkûm olur.Cenab-ı Allah (c.c.)'a yaklaştıkça çile, belâ yollu imtihanlar da artmaya başlar.   Zayıflar bu imtihanlarda eleniverirler.

 Hakiki tarikatlara  intisap eden ihvan yalnız değildir.   Bütün peygamberlerin, al ve ashabının, tarikat silsilesinin ve evliyalarının nuranî kafilesiyle ruhen birliktedir.   Eğer güzel zikir yapma ufku yakalanırsa onların ruhaniyetiyle her tarafta olabilme şansı söz konusu olur.  Onlarla aynı frekansta olma sırrıyla yüz milyonlarca evliya ruhaniyetiyle beraber olup güvenle yola devam etme imkanı oluşur.Çoğu ihvanın belirli bir süre sonra yolda kalma nedenlerini pek çok açıdan ele almak mümkündür, en önemlileri; vazife yapan arkadaşla irtibatı koparmak, az zikir yapmak, çile ve belaya sabredememek, arkadaşları arayıp sormamak, yabancı insanlarla çok samimi olmak, rabıtayı bırakmak ve kalben dünyaya tutulup onun fethine çıkmaktır…  Bütün bunlar yolda takılıp kalma nedenleri arasındadır.   Bunlara ısrarla haram işler yapmaya devam etmeyi de ekleyebiliriz. 

 Cenab-ı Allah (c.c.) her cemaat ferdine başlangıçta zevk ve şevk gibi şekerleme kabilinden peşin ücretler verir.   Bir vakit sonra da imtihan gereği bunlar alınır.   Hal böyle olunca kupkuru ibadet yapma tecrübesinde kahır bir çoğunluk takılarak yolda kalır. Bunlar hep Allah'ın mekridir.Mürşitten itimadını kesmeyen, vazife yapan arkadaşla diyalogu koparmayan, onu incitmeyen, arkadaşlarını seven ihvanı cenab-ı Allah (c.c.) her yerde tutar.Bu yollarda  Ashap efendilerimizin kardeşlik ufkunda kardeşleriyle bir olanlar  inşallah yollarda kalmazlar. 

 Arkadaşlarını sevmeyenler, kenara çekilenler eninde sonunda semavi bir tokatla dışarı atılırlar.   Bu,  tecrübelerle sabittir.Allah (c.c.)'ın kudret eli cemaatle beraberdir.  Velayet yolunun yolcuları keşke ilk önce kendi kardeşinde fani olsa, onu sevgililer gibi sevse sonra da hep bu latif duyguları muhafaza edip mürşitlere yönelip onların vesileliğiyle Allah'ı arasalardı  ne güzel olurdu...Semadan ilâhi nurlar yağardı....

 Birbirine kalbi alaka duymayan,sevemeyen toplulukların bir araya gelerek oluşturdukları meclis, bir yığından ibarettir.  Ruhsuz, tatsız tuzsuz bir yığın...Allah (c.c.)'ın kudret eli böylesine ruhsuz, nursuz, cemaatlerle birlikte değildir.   İsterse sayımız binlerce olsun. Dünya ve ahiret dengesini kurmak için ilk önce dünyada her şeyin fani olduğunun idrakinde olmak, kalben dünyayı sevmemek, dünyayı asıl maksat haline getirmemek gerekir.  Hakiki mümin odur ki ya kendi kalben dünyaya küser; ya da cenab-ı Allah (c.c.) musibetlerle onu dünyaya küstürür.   Kimin gayesi dünya malı ise Allah (c.c.) onu verir.   Fakat öte alemde hüsrana uğrayanlardan olur.   Dünya, tek ve asıl maksat olarak görülmemelidir.Dünyayı çok seven, çok yemek yiyen, çok uyuyan, boş konuşur, az zikreder.   Az zikreden veli olamaz.   Veli olamayan şiddetli bir şekilde dünyayı sever.   Dünyayı seven helak olur. 

 Tekke hizmetine gelince…Tekke hizmetinden yoksun kalan ihvanlar, Kehf suresinde, Kur'an-ı Kerim'de verilen programlar çerçevesinde ev hizmetleri yapabilirler.   Evlerde bir araya gelip, sohbetler, virtler yapılmalı,   Cenab-ı Allah (c.c.) yolunda, asrın şartlarının verdiği hizmet fırsatı ölçüsünde faaliyette bulunulmalıdır. Şahs-ı manevi hizmetine geçilmelidir...Tekke algısındaki hizmet dönemi bitmiştir…Ev hizmetleri bu asır için vaz geçilmez bir hizmet usülüdür…Selam ve dua ile…



(Erman K,İstanbul,2008) Velayet yollarından çıkmak ya da çıkarılmak ne şekilde olur?

Tarikata intisap eden her insan ihvan olmaz. O,  Cenab-ı Allah'ın (c.c.) bir muradıdır. İhvan olmak için ilk önce kaderimizde böyle bir yazgının olması gerekir. Tarikatlara intisap ederken kimileri niyetlerinin halissizliği yüzünden  umduklarına nail olamıyorlar. Bunun  için, ya yollarına darılıp küsüyorlar, ya da yollarından ayrılıyorlar. İlk önce tarikata intisap etmedeki anlamı kavramalıyız. Ne demek  tarikat ve neden intisap ediyoruz?Tarikata intisabın gayesi, şuhudi (görsel) bir iman elde edip nefsin tezkiyesiyle beraber hakikate erişmektir.Bu yollarda seyr-i sülûk etmenin temel şartı da ihlastır. İhlas, hiçbir maddî-manevî ücret beklemeden Allah rızası için ibadet yapmaktır.Bu yollara, Allaha aşık olmak ,nefsin ıslahı,nurani bir kafileyle ahirette bir olmak ve Allah'a yönelmek için girilir.Yapılan  virtlerin karşılığı olarak maddi manevi bir ücret beklenmemeli...Günümüzde hangimiz yalnızca ihlâsı gözeterek evrad-ı ezkârlarımızı yaptığımızı söyleyebiliriz? Keşif, keramet, rüya, hâl, makam yollu gizli muratlarımız yok mudur? İşte bu niyetlerle virtler yaptığımız için şeytanlar bizleri çabuk alt ediyorlar. Birkaç sene virt yapıp, hiçbir hâl elde edemeyince yollara küsüp darılıyoruz. Bazen da virtleri terk ediyoruz. Tarikatta yalnızca ihlâs ufkunda olan sadıklar yollarına devam edebilirler. Aksi halde bu velâyet yollarında sonuna kadar yollara devam etmek söz konusu olamaz. Kader ezeli cilvesiyle belâlar yollasa, bir ömür keşif, keramet, rüya ve benzeri haller olmazsa ihlâslı kişiler "İlâhi entel maksudi ve rızaike matlubi" diyerek aşk-ı mutlakla yollarına devam ederler. Yani: "Ya Rabbi bu virdi,tespihi yapmamdaki amacım yalnızca senin rızandır." derler ve hal hallerinde Allah'a şükrederler...Tarikata intisap edenlerin belki de yüzde doksanı imtihanlar sonunda eleniyor. Ya virtlerini terk ediyorlar, ya da bir şey elde edemedik diyerek yola düşman oluyorlar.Bir mürit tarikattan şu haller sonucunda çıkarılır: Israrla büyük günah işlemeye devam etmek, kendi reyiyle ben bu tarikattan ayrılıyorum demek,tarif edilen virtleri terk edip yapmamak,camaatin istişaresine dahil olmadan kendi başına buyruk yaşamak…

 Gelmek bir kader ayrılmak bir gönül muradı…Dinde zorlama yoktur…Dileyen kendi isteğiyle bir yol seçmeden yana olabildiğince özgürdür…

 İntisap edenlerin mürit olup olmadığına gelince,onu zaman, gelişmeler gösterir...Her intisap eden derviş olmaz. Tıpkı  Hacca her gidenin Hacı olmadığı gibi...Dervişlik  bir kader meselesidir. Yıllar içinde şekillenir açığa çıkar…Sınamalar neticesinde belli olur.Bilerek o yollardan ayrılanlar kaybetme kuşağına adım atarlar...Selam ve dua ile…



(Erman K,İstanbul,2008) Velayet yolunda ilerlerken karşı cinse âşık olmak bir konak mıdır? Allah'a giden yolun köprüsü değişmeceli aşk yaşamak mıdır?

İnsanoğlu her yaş evresinde değişik his ve arzularla Cenab-ı Allah (c.c.) tarafından evirilip çevrilir. Özellikle gençlik yıllarında aşk-ı mecazi duygular ön plandadır. Gençlik günahlarına perde cehennemin varlığıdır. Cehennemin tehdidi olmasaydı bugün şehvet yollu pekçok masum aile yıkılıp yok olurdu herhalde. Bu yol doğrudan doğruya Ashap efendilerimizin yoludur. Tarikatta ilerlemek için ilk önce kadınlara aşık olmak gerekir diyenler cidden şeriat-ı Ahmediye'nin (s.a.v.) dışında olan bid'at ehli kimselerdir. Yolumuzun esasları arasında böyle bir usûl ve garabet yoktur. Kadınlı erkekli bir araya gelerek zikretmek de sapıklıktır. Şeriatsız tarikat olamaz. Müritlere ara sıra şiddetli bir şekilde kadınlara ilgi duyma hali gelebilir. Bu hâl yukarıda belirtilenlerden ayrı bir manadadır. Kimi zaman mürit bir anda her gördüğü kadına âşık olup mıknatıs gibi ona doğru çekilir. Bu durum latifelerin seyr-i sülûkunda uğramış olduğu bir konakla ilgilidir. Her mürit az ya da çok bu konağa mutlaka uğrar. Bu konakta şiddetli mecazi aşk duyguları müridin bütün benliğini sarar. Bu duruma sabretmek gerekir. Bunun yaşla evlilikle de ilgisi yoktur. Şeriatın ölçüleri içerisinde kalıp, günaha girmemek gerekir. Latifelerin seyr-i sülûku neticesinde gelinen bu konakta aşk-ı mecaziden kurtulmak mümkün olmaz. Latifeler aklı dinlemez. En tehlikeli bir konaktır. Çoğu mürit gelip geçici olan bu konakta şu ya da bu şekilde sık sık âşık olur. Onunla evlilik planlar. Çoğu da yanlış bir evlilik yapar ya da günaha girer. Aslında bu durum Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Zahir (cc) esmasının açığa çıkması olayıdır. Bazen bu durum genç delikanlıların parlak simasında, yemekte, dünyalık işlerde ortaya çıkabilir. Mürit bunun bir konak olduğunun farkında olmalıdır. Şeriatın ölçüleri içerisinde kalarak olanlara sabretmelidir. Bu tecelliyi Allah (c.c.) hesabına düşünmelidir. İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî (r.a.) Mektubat-ı Rabbanî adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları nakleder: "Bu tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında yüce Allah (c.c.)'ın "Zahir" ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim; hem de tam manasıyla her şeyden ayrı bir manâda... O kadar ki bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi gördüm , özellikle kadınların kisvesinde... Hatta ayrı ayrı her yanlarında... Bu kadınlar zümresine o kadar ram (aşık) oldum ki: Anlatamam. Bu ram olma işinde çaresiz duruma düştüm. Hasılı su gibi eridim; bu kadınların elinden eriyip aktım. Anlattığım manâda bir tecelli her yemekte ve içmekte her giyim işinde başka başka oluyordu." Aslında İmam-ı Rabbanî (r.a.)'nin yukarıda anlattığı aşık olma, zahiri tecelli, kadına ve eşyaya değil, Cenab-ı Allah'ın Zahir esmasındaki büyüleyici aşk tecellisinin onlarda görülmüş olmasından ibarettir. (c.c.) Latifelerin seyr-i sülûkunda uğranılan bir menzilde şiddetli mecazi aşklar fasılalar halinde kadınlara, eşyalara ve benzeri nesnelere karşı zuhur mahalli olabilir. Bu durumda olan salik şeriatın sınırları içerisinde kalıp, aşk-ı mecaziyi Cenab-ı Allah'ın (c.c.) namına çevirmelidir. Perdeye değil asıla yönelmelidir. Mürşitlerinde zati tecelli bulunanların müritlerine taife-yi nisa elde olmadan âşık olabilirler. Âşık olmamak çoğu kez kadınların elinde olan bir durum değildir. Mürit böyle bir durumda şeriatın sınırları içerisinde kalıp günaha girmeden çekinmelidir. Tarikatlarda kadınlarla imtihanı mutlak ve kaçınılmaz bir gerçektir. Bu, Cenab-ı Allah'ın (c.c.) bir hilesi ve mekridir.  Helal dairesindeki keyf ve lezzet, keyfe kâfidir. Haram dairesindeki lezzetlere aldanmamalıyız. Unutmamalı ki her bir küçük günah içerisinde, küfre giden bir yol vardır. Bu manadan olarak, aşk-ı mecazi konağına uğranılmadan aşk-ı hakîkiye geçmenin imkansızlığından söz edilebilir. Bu durum velayet menzillerine adım atışta söz konusudur. Hakiki hiçbir tarikatta kadınlı erkekli bir araya gelerek zikretmek söz konusu değildir. İhvanların hiçbiri kadınlarla oturup kalkmamalıdır. Ne zikir ne de sohbet ne de başka bir şey bizleri onlarla düşüp kalkmaya itmemelidir. Aksi halde fitneler zuhur edebilir.Selam ve dua ile…



(Fethi G,Malatya,2008) Müritlere mürşitlerin ya da yola hizmet edenlerin sevgi ve şefkat gösterme tutumu neden farklı olmakta?

Cenab-ı Allah (c.c.) müritlerin nefsiemmarelerini üç şekilde terbiyeye tabi tutar. Bazıları celal terbiyesiyle, bazıları cemal terbiyesiyle, bazıları da celal-cemal karışık bir tecelliyle terbiye olurlar. Bu durum şanı yüce olan Allah'tan (c.c.) mürşide yansıyan bir tavırdır. Mürşitten de vazife yapan arkadaşlara yansır. Onlar da kendilerine yansıyan hal doğrultusunda ihvanlara karşı tavır alabilirler. Bu tavır alma işinde, doğrudan doğruya Cenab-ı Allah'ın (c.c.) o müridi yetiştirme terbiyesinin tecellisi etkili olmaktadır. Aslında müritlerin çoğuna zahiri iltifatlar etmek onların yolda kalması ile eş anlamlıdır. Zahiri iltifata alışmış olan mürit şeyhi varsa şeyhten, yoksa vazife yapan arkadaştan zahiri iltifat bekler. İltifat ve sevgi görmeyince de mürit gönül tatminsizliğine uğrar. Dargınlık hali yaşar. Mürit ne güler yüze sevinmeli ne de iltifat görmediği için üzülmelidir. Doğrudan doğruya Cenab-ı Allah'ın (c.c.) iltifatını asıl gaye yapmalı ve o razı olsa yeter diyerek ihlâsla yoluna devam etmelidir. Vazife yapan salih arkadaşların müritlere karşı tavırları mürşitten yansıyan haller olarak kabul edilmelidir. Cenab-ı Allah'ın (c.c.) mekrinden hiç kimse emin olamaz. Bugün bize sevgi ve şefkatle bakan gözler, bu yoldan ayrıldığımız zaman öfke ve kahhar tecelliyle bize bakabilirler. Bugün bizi seven eller, Allah'a (c.c.) karşı verdiğimiz inabe sözünden döndüğümüzde bizi vurup helâk edebilirler. Bu durum hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Mürit mürşide ve vazife yapan arkadaşa ne çok yakın olmalı ne de çok uzak kalmalıdır. Orta bir yol tutarak hizmetine devam etmelidir. "Falan mürit neden çok seviliyor, ben neden yüz bulamıyorum?" dememeliyiz. Allah'ın rızasına talip olmak en güzeli… O razı olsa yeter… Selam ve dua ile…



(Fethi G,Malatya,2008) Virt yaparken gözle görülen çeşitli rekler söz konusu olmakta…Bunların ayrımını nasıl yaparız?

İhvanlar eğer kapalı götürülmüyorlarsa virtleri yaparken çeşitli renklerdeki tecellileri müşahede edebilirler. Bu renkler latifelerin zuhurundan başka bir şey değildir. Cenab-ı Allah'ın (c.c.) sıfat ve zat tecellileri vardır. Durağan bir şekilde bir müddet görüp sonra tekrar kaybettiğimiz çeşitli renklerdeki dönen daireler, noktalar girdap halinde dönüp duran renkler Cenab-ı Allah'ın (c.c) sıfat tecellileridir. Kapalı götürülen salik bunların hiçbirini müşahede edemez. Bazen salik gözü açıkken de bu nurları görebilir. Tarikatta aslolan, Cenab-ı Allah'ın (c.c.) berki tecellisine gark olmaktır. Tecelli-yi berki olarak da adlandırılan şimşek gibi çakıp kaybolan tecelliler, Cenab-ı Allah'ın zatından olan tecellilerdir. Asıl murat edilen de budur. Zati tecelli, Cenab-ı Allah'ın bize yaklaşan zatının müjdecileridir. Velayetin başlangıcı da bu tecellilerin zuhurundan sonra olur zaten. Virtleri yaparken müşahede edilen nurlardan sarı nur Âdem (a.s.)'a, kırmızı nur İbrahim (a.s.)'a, beyaz nur Musa (a.s.)'a, parlak siyah nur İsa (a.s.)'a, yeşil nur Rahmetellil âlemin Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya ait bir nur olarak kimi Nakşi evliyalarca tasnif edilmiştir. Yıllar yılı lafzayı celal virdine ihlâsla devam etmeyen müritlerde ne tecelli-yi berki ne de zati tecelliden yana bir nasip söz konusu olur. Virt yaparken gözüken nurlara pek iltifat etmemeli, hallere de öyle… Virt yaparken Allah'tan başka şeylere iltifat etmemeli… Virt yaparken ihlas ve rıza en büyük amaç bilinmeli… Selam ve dua ile…



(Bekir,S,İstanbul,2009)Nur talebelerinin tarikat yollarına meyli doğru mudur? Gerek var mıdır?Tarikat ve hakikat mesleği kol kola yürür mü?

 

Nur mesleği tarikat usullerini bünyesinde barındırmaz.Yani bir tarikat değildir.Orda Risaleyi Nurları okumak,cevşen,tespihat,tahmidiye,ismi azam gibi dualarla da Hakk’ı anmak söz konusudur.Peki bunları yapmak insana emanet edilen yedi nefis mertebelerini geçmek için yeterli midir?Buna evet demek çok zor.

 

Dünayda en büyük mürşit Kur’anı kerimdir…Her gün onu okumak hatta Kur’anı hıfzetmek dahi nefis mertebelerini geçmede etkili değildir.Dünyada en büyük eser Hadisi şeriflerdir…Kütübü Siteyi okumak hatta ezberlemek dahi nefsi tezkiye etmez.

 

En büyük ibadet beş vakit namaz kılmak,oruç tutmak,Hacca gitmektir…Bunlar dahi nefis mertebelerini geçmek için bir vesile değildir…Size sormak istiyorum Kur’an okumak,hadis,namaz,oruç,Hac gibi farz ibadetler yedi nefis mertebesini geçmek için vesile değilse Risaleyi Nur okuyarak bunları sağlamak nasıl mümkün olsun?

 

Tarikat konağına girmeden Efendimiz aleyhi selamın ruhani eline hakiki bir mürşit vesilesi ile biat edip Allah’a bağlanmadan Risaleyi Nur okuyarak, cevşen,tespihat,tahmidiye,ismi azam gibi dualarla Allah’ı anarak nefis mertebelerinin geçilebileceğini düşünmek sadece bir zandır…

 

Allah Kuranda insana yedi nefis mertebesi verdiğini ayetleriyle açıklamakta…Kalbin,nefis konaklarının aşılması için de yalnızca zikri ön gördüğünü belirtmekte,ayetleri ile buna dikkat çekmekte:

 

“Onlar, inanmışlar,kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur.Dikkat edin,kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” ( Rad-28)

 

Hangi cemaatte olursak olalım Allah’ı zikretmeden nefis mertebesini geçmek bir hayal…Bu ayetle açıkça ortaya konmuş bir gerçekliktir.

 

Risaleyi Nur talebelerinin tarikat konağına girmeden hakikate geçtiklerini söylemeleri, hakikat algı noksanlıklarından kaynaklanmakta...Şeriat,tarikat,marifet,hakikat sıralamasında tarikat ve marifet konağını sıçrayıp hakikate ulaştığından dem vurmak sadece bir zandır.Bu tıpkı,ilköğretim,lise,üniversite eğitim-öğretimi görmeden hatta mastır,doktora yapmadan,profesör unvanını aldığını söylemeye benzer.

 

Hakikat nedir? Hakikat Allah’ın evrendeki zati ve sıfati adlarından tecellilerini kalp gözüyle açık seçik görüp anlamak,ölenlerin hallerini,öte alemleri,levhi mahfuzu görmek ismi azam sırlarına ulaşarak varlığın arka planındaki gizemini görüp işitmektir.Mahlukatın zikrine tanık olmaktır.Budur hakikat.Böylesine bir ufka gelmeden Risaleyi Nur külliyatını okuyarak hakikate geçtim demek ne tuhaf…Hani nerede böyle bir hakikate ulaşan nur şakirdi?

 

Nur kardeşlerimizden çoğu örtülü ve açık olarak Nakşibendilik-Kadirilik gibi sufizm yollarına sıcak bakmamaktalar…Hatta bazıları zaman tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır,sözünü yanlış anlayıp işi tarikat yoktur,gereksizdir algısına taşımakta…

 

Peki bir nur talebesi ne yapsın?Yolunu bırakıp da tarikata mı girsin?Bu, hem vefayla hem de Risaleyi Nur talebelerinin bulundukları cadde usulleri ile bağdaşmaz.Risaleyi Nur mesleğini sürdüren birinin o yoları bırakıp herhangi bir tarikata girmesi kabul edilemez.Buna gerek de yoktur.Böyle yapmaktansa tarikata girmemeleri çok yerinde olur…Hele de günümüzdeki sahte şeyhler düşünülürse iş daha da fena…Şeyh kutbul azam da olsa Risaleyi Nur talebesi mesleğini bırakıp ona biat etmemeli…Ederse kaybeder.

 

Zülcenaheyn (iki yolun yolcusu olma) sırrıyla bu sorun hallolabilir.Risaleyi Nur kahramanlarından Albay Hulisi Yahyagil (k.s) bu meslektendir…Yani hem Nakşibendi hem de Risaleyi Nur talebeliği…Bir nur talebesi becerebiliyorsa yolundan ayrılmamak koşulu ile bir evliyadan biat alabilir…Bu dahi o talebenin kendi isteğine bağlı bir muameledir…

 

Sait Nursi Hazretleri’nin kendisi dahi Zülcenaheyn olan çok yüce bir evliyadır…O da tarikat berzahına girerek başarı ile bütün mertebeleri geçmiş büyük bir evliya olmuştur.

 

Her iki mesleği yürütene Zülcenaheyn denmekte…Bunu yapanlar ise cidden pek kıymetlidir.

 

 

Selam ve dua ile…



 
  Copyright Celcelutiye.com © 2008 - 2014
Hersey Sevmekle Baslar..